Toplumsal Kutuplaşmalar ve Kimlik Siyaseti

Toplumsal kutuplaşmaların ciddi ölçüde derinleşmeye başladığı günlerden geçiyoruz. Ülkemiz art arda gerçekleştirilen ve bu kutuplaşmalardan beslenen ya da bu kutuplaşmaları besleyen kanlı saldırıların hedefi oluyor. İnsanların kalpleri birbirine karşı soğuyor; endişe, korku, düşmanlık ve nefret büyüyor. Geldiğimiz aşama öyle vahim ki; iktidara yakın kesimler bile iç savaş ya da yeni bir darbe ihtimalini telaffuz edebiliyor.

Türkiye toplumu, bütün emsalleri gibi, kadim zamanlardan beri farklı kimliklere sahip toplumsal grupların birtakım ortak kabuller çerçevesinde birarada yaşadığı bir çatı görünümü taşıyor. Bu realite, üzerinde yaşadığımız toprakların (medeniyetin doğduğu Mezopotamya ve hemen yanındaki küçük Asya) kadim zamanlardan beri sahip olduğu kozmopolitan tabiatının da bir dayatmasıdır. Geleneksel dönem boyunca bu topraklara hükmeden imparatorluklar ve son olarak Osmanlı sistemi bu çeşitlilik ve dengeyi bir şekilde taşımayı başardı.

Bu toplumsal statüko; modernleşme çabaları ve ardından Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber ciddi bir kırılma yaşayarak form değiştirdi. Cumhuriyet’le birlikte gayrimüslimler tasfiye edildi; monolitik, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış” ve Türk ismiyle müsemma bir ulus projesi hayata geçirilmeye çalışıldı. Fakat bu gaye çerçevesinde atılan adımlar, kimlik temelli toplumsal gruplaşmaları bitirmedi, yalnızca eski statükoyu dağıtarak yerine yeni bir toplumsal düzenin oluşumunu sağladı.

Kurulan bu yeni düzen bugün de içinde yaşadığımız düzendir. Bir kısmı yüzyıllar öncesine dayanan, bir kısmı da ilk dönem Cumhuriyet elitlerinin uyguladığı politikalarla oluşan bu yeni sistemde en azından nicelik bakımından en büyük gerilim hattı bugün laik-dindar şeklinde ifade edilen hat oldu. Yine Türk-Kürt ve Sünni-Alevi hatları da başat toplumsal fay hatlarımızı teşkil ediyor. Bu hatların ilk ikisi modernleşme sürecinin getirdiği politik tercihlerden kaynaklanırken, sonuncusu ise kendisini daha eski bir gerilime yaslıyor.

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri bu üç karşıt toplumsal gruptan ikinciler ciddi baskı politikalarının muhatabı olageldi. Uzun yıllar boyunca İslami semboller tüm kamu kurumlarında yasaklandı, İslami sembolleri kullanan insanlar sistematik bir biçimde karalama, dışlama ve aşağılamaya maruz bırakıldı. Benzeri şekilde Kürtler uzun yıllar boyunca her türlü inkar, aşağılama, dışlama ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalarak yine sistemin dışında bırakıldı. Devlet sistemi Alevilerle de hem geri kalan toplumsal gruplara karşı kendine mecbur eden, hem de sürekli olarak ayrımcılık uygulayan bir ilişki kurdu. Dolayısıyla, bu gruplaşmaların en önemli taşıyıcılarından birinin sistemin kendisi olduğundan bahsetmek mümkündür.

Sistemin odaklandığı esas noktanın toplumun içinde bulunan bu fay hatlarını minimize etmekten ya da gidermekten çok yönetmekle ilgili olduğu anlaşılıyor. Gruplar arasındaki gerilimi kontrol edilebilir seviyede tutarak “idare” etmek, bu gerilimi minimize etmeye ve gidermeye çalışmaktan hem daha kolay hem de daha elverişli gözüküyor. Farklı kesimlerin birbirleriyle dengelenmesi ve rutin krizin düşük yoğunluklu tutularak böylece yönetimi, sistemin önüne toplumsal mühendislik için pek çok farklı alternatifin bulunduğu geniş bir faaliyet alanının açılmasını sağlıyor.
Aslında, devlet geleneği denilen şey biraz da bu denge içerisindeki operasyonel kabiliyete tekabül etmektedir. Güçlü bir devlet geleneği; toplumun içindeki farklı gerilim noktalarını kullanarak bir çeşit denge inşa edebilmeyi, gruplar içinde yapılacak birtakım operasyonlarla bu dengeyi sürdürmeyi veya ihtiyaç duyulan yere doğru manipüle etmeyi içinde barındırıyor. Bu esnada tabii ki özellikle kendisine yakın tutmadığı kültürel gruplar içinden çıkan sistem dışı sapmaları (İslamcılık, Kürt Hareketi, DHKP-C vs.) ya sürekli döverek marjinalize etmek ya da ehlileştirerek sistemin içine çekmek gibi operasyonları yürütmek de buna dahil.

Netice olarak, toplumun bütün kesimlerini diğerleriyle korkutarak ve “terbiye ederek” yürütülen süreçler sonucunda; devlet kendisini sığınılacak son liman ve bu toplumsal sistem içerisindeki nihai hakem (“bir sağdan bir soldan…”) olarak takdim eder. Öyle ki, kutuplaşmanın bütün ana akım taraflarının esas amacı devlet içerisinde daha çok rol alarak / devletle yakınlaşarak kendi siyasal alanını genişletmek haline gelir. Toplumun bütün kesimlerinin içine yerleştirilmiş derin ilişkiler ve güçlü iletişim kanalları gerektiren bu sistem; hem toplumsal durumu stabil tutmakta hem de sistemi yönetenlerin olası krizleri “fırsata” çevirerek alternatifler üretmesine ve gerekli siyasal manevraları almasına yardımcı olmaktadır.

Elbette sadece devlet değil, hükümetler de bu süreğen krizi çeşitli amaçlar için kullanıyor. Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da, tarihsel süreç içerisinde, özellikle kendi oylarını konsolide etmek için dindar-laik gerilim hattından ziyadesiyle istifade etti. İlk yıllarda bu gerilimin sürekli “laik” kanat tarafından harlanmasına ve AKP’nin direniş pozisyonunda kalmasına karşın (parti kapatma davasına kadar giden süreç), ilerleyen aşamada işler değişti ve bundan sonra bizzat iktidar partisi çeşitli vesilelerle bu gerilim üzerinden seçmenlerini kendi etrafında kenetleme yoluna gitti.
CHP yönetiminin değişmesiyle “irtica” ya da “laiklik” kavramlarının kendisine karşı silah olarak kullanılmasının sona ermesine rağmen Ak Parti, bütün kritik süreçlerde, dindar-muhafazakar bloku kendi etrafında toplamak için “laik tehlikeyi” hissedilir kılacak propaganda süreçleri yürüttü. Roboski katliamının ardından yapılan “Her kürtaj bir Uluderedir” açıklaması ya da Gezi Parkı olaylarında 50 deri giysili yarı çıplak adamın başörtülü bir bacımıza sırf başörtüsünden dolayı vahşice saldırdığına yönelik (sonradan kamera kayıtlarıyla yalanlanan) iddianın en üst perdeden işlenmesi bu süreçlere dair en karikatür örneklerden ikisini teşkil ediyor. Bu örnekler sınırsızca çoğaltılabilir. İşin özeti; otoriterleşme, neoliberalizm, emek sömürüsü ve ekonomik ilişkilerin sonuçları gibi kimlik gerilimi üzerinden çizilmeyen -ve dolayısıyla teorik olarak her kesimin destek vermesi mümkün olan- muhalefet konumlarının dindar-laik veya Türk-Kürt gibi farklı kampların mücadelesi parantezinden okunmasına dönük çabadır.

Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından bu gerilim politikası kendisini bir ileri aşamaya taşımış gözüküyor. Yeni aşamada mevcut iktidarın başarısı devletin bekâsıyla ilişkili bir mesele olarak yapılandırılıyor. İktidar pek çok tehditle karşı karşıya olan devletin korunması için kendisinin desteklenmesini istiyor. Bu yeni aşama sayesinde Ak Parti iktidarının MHP yönetiminden ve CHP çizgisiyle ilişkilendirilebilecek birtakım ulusalcı figürlerden destek alması söz konusu oluyor. Fakat bu aşama, kendisine destek vermeyenleri (son kertede diğer toplumsal grup mensuplarını) devletin/vatanın bekâsını umursamayan hainler olarak kodlamaya ve terörle ilişkilendirmeye çok daha elverişli. Dolayısıyla bu yeni aşamada da toplumsal gerilimin aşılmadığından aksine derinleştirildiğinden bahsetmek mümkün.

Geleneksel devlet sistemi tarafından belirli bir stabilite içerisinde sürdürülmesi başarılan kutuplaşmalarımızdaki gerilim yükünün önemli derecede artış gösterdiği günleri tecrübe ediyoruz. 15 yıllık bir iktidar ve onun devletin neredeyse bütün denge mekanizmalarını (bürokrasi ve ordunun vesayeti, sermaye grupları, ekonomik sistem, Batılı “müttefikler” vs…) aşarak tüm yetkiyi kendisinde toplayışı geri kalan gruplarda ciddi bir umutsuzluğa sebep olmuş gözüküyor.
Bu umutsuzluk kavramını özellikle vurgulamak gerekiyor. Siyasi tercihlerin kimlik temelli gruplaşmalar üzerinden belirlendiği toplumsal sistemler için umutsuzluk çok tehlikeli bir kavramdır.

Türkiye’de seçmenlerin oy tercihleri adayların politik programlarından, vaat ve taahhütlerinden çok mensubu oldukları kimliklere endekslidir. İnsanlar şu ya da bu politika için değil, şu ya da bu kişileri kendileriyle aynı gruptan gördüklerinden dolayı oy kullanıyor. Böyle bir ortamda, yeterli çoğunluğa ulaşma imkanı olmayan bir toplumsal grubun sandık siyasetinden ve siyasal sistemden ümidi kesmesi olumsuzluklar doğurabilir. Bu durum insanların ilgilerinin sandıktan sokağa dönmesine sebebiyet verebilir. Sistemin dışına taşmayı arttırabilir. Kin ve düşmanlığı yükseltip, istikrarsızlığı besleyebilir.

Her ne kadar muhafazakar cenahtan çok iyi görünemese de, Türkiye bugünlerde bu “umutsuzluk” olgusunun önemli ölçüde yükseldiği bir ülke görünümündedir. Ak Parti’nin 15 yıllık seçim kariyeri ve sistem içindeki denge mekanizmalarını neredeyse tamamen aşması muhalif toplumsal grupları baskı altında hissettiriyor. Ama buradaki önemli nokta Türkiye’de seçmenlerin oy tercihlerinin toplumsal kimliklere doğrudan bağımlı olmasıdır. Tam olarak bundan dolayı, muhalif toplumsal gruplar kimliklerini muhafaza ettikleri sürece iktidar partisini destekleyen kitlenin –yani ülkenin çoğunluğunun- desteğini alamayacaklarını düşünüyor. Bu durum, bahsedilen siyasi umutsuzluğun gelişmesi için mümbit bir arazi teşkil ediyor. İçinde bulunduğumuz günlerde konuşulan Cumhurbaşkanlığı sistemi önerisi işi daha da ileri taşıyor: Bugün muhafazakar blokun kendi içinde bölünmesi ve koalisyon hükümetleri mümkünken değişikliğin ardından bu da mümkün olmayacak.

Peki, bütün bu hengamede; toplumsal gruplar birbirlerini ihanetle ve terörizmle eşleştirmeye başlamış ve iktidara sahip olmayan grupların “umutsuzluğu” gün geçtikçe derinleşirken kalıcı bir toplumsal barışı sağlamanın yolu ne olabilir? Kanaatimizce, bu konudaki en büyük rol yine bu kutuplaşmayı üreten ve sürdüren siyaset kurumuna düşmektedir. En kalıcı ve etkili çözüm, kuşkusuz, siyasal rekabet hattını bu kimliksel cepheleşmeyi yararak dikine kesen bir yerden çekebilme basiret ve maharetini göstermekten geçiyor. Kimlik siyasetini aşan ve bu kimlik sistemini etkisizleştirebilen bir siyaset mevcut kutuplaşmayı önemli ölçüde geriletebilir.

Kimlik temelli siyasetin geri planda yer aldığı; kapitalizm, emperyalizm gibi üst başlıklarda biriken çeşitli ezen-ezilen ilişkilerini (ilahlık taslama/kullaştırma, müstekbir/mustazaf ilişkilerini) çözümlemeyi odağına koyan bir siyasal hareketin etkinliği, ülke gündemini politikanın gerçekten ilgilenmesi gereken yere çekerek mevcut toplumsal kamplaşmalarımızı açıkça anlamsızlaştıracaktır. “İnsanların Allah’ın dinine fevc fevc katılması” örneğinde olduğu gibi, doğru cepheler üzerinden hareket eden bir siyasal hareket her kesimden (kabileden) insanın içinde barınabildiği kimlik üstü (kabile üstü) bir niteliğe kavuşarak mevcut statükoyu değiştirebilme ve cepheleri farklı hatlara taşıyarak toplumsal barışı sağlama potansiyelini haizdir. Esas mesele, bütün toplumsal gruplardan destek alan ve hangi toplumsal grupta olduğuna bakmadan ilahlık taslayanlara yöneltilmiş bir politik hattın organizasyonudur.

Bu görece ütopik hedefe ulaşana kadar da, farklı kesimler arasındaki sosyal içerikli etkileşimlerin arttırılmasının önemini vurgulamak gerekmektedir. Toplumun farklı kampları arasında çeşitli anlayış köprülerinin kurulması hem Türkiye’nin kadim ezberlerini bozarak mevcut sistemi aşan hem de toplumsal barışı ikame eden bir nitelik taşıyacaktır. Netice itibariyle aynı toprakların çocukları olduğumuzu ve aynı kültürel “tornadan” geçtiğimizi akılda tutmak gerekiyor.
Ülkemizin içinden geçtiği zor günlerde hepimizin kimlik temelli kamplaşmaların yanıltıcı mücadelesinden sıyrılarak ve bu mücadelenin anlamsızlığını ifşa ederek hem toplumsal barışa, hem de yeryüzünde ilahlık taslayanlara karşı yöneltilmiş küresel mücadeleye katkı sunmamız hayati önem taşıyor. Bu yönde sarfedilecek emek, Allahualem, hepimizin dünyevi ve uhrevi toplam geleceği için verilmiş bir karz-ı hasen hükmünde olacaktır.

Emre Berber

Not: Bu yazı ilk olarak Anadolu Gençlik Dergisi’nin toplumsal barış temalı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Özel Sayısı’nda yayımlanmıştır. 

Bir Cevap Yazın