Küresel Oyunculuktan Küresel Oyuncaklığa

Ümit Aktaş (Adalet Zemini) – Suriye savaşının başlarında ABD Suriye içerisinde savaşacak askerî bir güç arayışına girdiğinde, Türkiye gayet doğru bir kararla bundan geriye durmuştu. Bilindiği gibi daha sonra benzer bir amaçla Suud öncülüğünde Şii karşıtı bir “İslam Ordusu” teşkiline gidilmişti. Türkiye’nin bu savaştan geri durma tavrı üzerine ABD, kendi askerlerini doğrudan bu cehennemin içerisine sokmak istemediği ama büsbütün de sürecin dışında kalmak istemediği için, bu sırada Suriye’nin kuzeyinde özerkliğini ilan eden PYD güçlerini teçhiz ederek desteklemeye ve kendi adına operasyona sokmaya başlayacaktı. Bu durum, Türkiye’nin “barış süreci”ni noktalamasına gidecek bir milliyetçi stratejinin de tetikleyicisi olmuştu. Böylece ABD, bir yandan kendi inisiyatifinin dışında geliştirilmeye çalışılan ve ABD’nin operasyon aygıtı hüviyetinde olan Fethullahçılar eliyle sabote etmeye çalıştığı barış sürecinin sonunu getirdiği gibi, Türkiye’nin tüm iç ve dış politikasını PYD/PKK kazanımlarının karşısında dizayn etmeye çalıştığı bir pozisyona zorlayarak, Türkiye’yi, güneyindeki bir “Kürt Devleti” ihtimalini önlemek için, başlangıçta girmekten imtina ettiği Suriye topraklarına girmek mecburiyetinde bırakacaktır. ABD, izlediği bu stratejiyle, kendi elini yakmaksızın barış sürecini sona erdirdiği gibi, İsrail’in güvenliğini güçlendirecek bir biçimde Suriye’yi de zayıflatırken, öte yandan da bölgede Kürtler üzerindeki inisiyatifini güçlendirdiği adımları da atmış ve ardından da Türkiye’yi de savaşın başından beri uzak durmaya çalıştığı Suriye cehennemine girmeye icbar etmiştir. Elbette ki bu sürecin “hayalet” aktörü IŞİD de, dolaylı bir biçimde ABD-Suud terör ortaklığının El Kaide sonrasında ürettiği ikinci sentetik örgüttür. Ve yine bu süreç üzerinde etkili olan bir başka ABD menşeli olan örgüt de, yılardır devlet içerisindeki kadroları “fethetmek”le iştigal eden Fethullahçılıktır.

Tüm bu örgütleri hazırlayan ve yeri geldiğinde sahaya sürerek kendi politik amaçlarına doğru “ellerini kirletmeksizin” yürüyen ABD, bölgeyi tıpkı bir satranç tahtasına dönüştürürken, Türkiye’de bazı aklı evveller, Türkiye’nin bölgesel oyunculuktan küresel oyun kuruculuğa terfi ettiğine dair hayaller üretmekteydiler. Maalesef birçoğu İslamcı gelenekten gelen bu politik spekülatörler, küresel güçlerin hegemonyasında çatlaklar açmak isterken, kendileri küresel güçlerin Şii ve Sünni dünyalar arasında açmaya çalıştığı çatlakların inşacısı konumuna düşmüşlerdir. Ülke içerisinde ancak gökdelenleri göğe yükseltmekle bir fark yaratmaya çalışan bir inşacı fütuhatçılık, dışarıda ise bir “oyun kuruculuğu” hevesiyle küresel güçlerin Şii-Sünni çatışmasını körükleme politikalarının aleti olmaktan öteye gidemeyecektir. Şiilerin veya Sünnilerin kendi yerel mevzilerinde kimi kısmî kazanımlarının olduğu bu beyhude stratejilerin sonu ise genel anlamda İslam dünyasının “taşralaştırılması”dır.
Hayal kurmak -en azından- güzeldir elbette. Ama bu hayaller olumlu değerler üretmek için kurulursa güzeldir. Yoksa bin bir gayret ve sabırla Türkiye’nin 2010’a kadar taşıdığı ve ürettiği olumlu değerleri berhava etmek için değil. 2013 yılında, yani daha ABD’nin bölgeyi bu denli karmaşıklaştırmadığı, ölümler ve yıkımların bu denli artmadığı bir aşamada, bölgede Türkiye ve İran’ın girişimleriyle bir barış süreci başlatılmasına ilişkin bir bildiri yayınlayarak bu yönlü bir çaba içerisine girilmesini talep ettiğimizde, Türkiye’yi küresel bir oyuncu olarak sahaya sürmeye kışkırtanlar, bu çaba içerisinde olanlara karşı vicdansızca bir linç kampanyası başlatmışlardı. Oysa daha savaşın ilk yılında, bu savaşın gidişatı ortaya çıkmıştı ve en sonunda da Türkiye, özellikle de Fethullahçı darbe sonrasında, kendisini bin bir sıkıntının içerisine sokan ABD inisiyatifinin dışına çık-arıl-arak, İran-Rusya eksenine yaklaşmak zorunda kalmıştır.

Ama her ne kadar böyle bir mecburiyet içerisinde kalsa da, Türkiye modernleşmesinin bir kötü alışkanlığı olan küresel güçler arasındaki dengeleri kullanmak gibi etik ve politik bir kötülükten de vaz geçmemiştir. Oysaki 15 Temmuz Darbe Girişiminin en doğal sonucu, bu girişimin doğrudan desteklendiği ABD’nin İncirlik Üssünün boşaltılarak, ABD ile ilişkileri bütünüyle gözden geçirmekti. Çünkü Türkiye’nin siyasi, kültürel ve ticari olarak en güçlü ilişkileri bölgedeki Müslüman ülkeler ve Avrupa ülkeleriyledir. Belki bu denklemin içerisine bölgesel ve komşu bir ülke olarak ve sadece bu ölçekte kalması kaydıyla Rusya da eklenebilirdi. Oysa Türkiye, elinde oldukça güçlü gerekçeler de olmasına rağmen, bırakın böylesi bir çaba içerisine girmeyi, tam da ABD’nin daha en başında IŞİD’le Türkiye’yi karşı karşıya getirmek ve dolayısıyla da Türkiye’yi Suriye cehennemindeki denklemin içerisine sokmak için başlattığı hamle doğrultusunda ama bu kez bırakın ABD baskısını ABD’ye baskı yaparak, Rakka operasyonunda IŞİD’e karşı savaşma arzusuyla harekete geçti. Üstelik orada da kalmadı, revizyona muhtaç olsa da AB ülkeleriyle ortaklaştığı parlamenter sistem yerine, ABD’nin hükumet sistemi olan başkanlık sistemine geçmek için, tam da bu kritik günlerde bir de referanduma gitme kararı aldı. Oysa gerek Trump’ın Müslüman ülkelere karşı çıkardığı KHK uygulamasının sakıncası, gerekse bu KHK’ye karşı ABD’deki bağımsız yargının dur diyebilme gücü, daha işin başında, bu sistemin bizim ülkemizde neden uygulanamayacağına dair iki örneklik sundu. Birincisi bizdeki keyfi uygulamaları daha da artırma potansiyeli, ikincisi ise bu tür keyfilikleri durduracak bağımsız bir yargıdan yoksunluğumuz. Kaldı ki bu durum, sadece birkaç cesur yargıç meselesiyle de sınırlı değil. ABD toplumu haklarının bilincinde olan ve bunları sivil toplum olarak da savunma inisiyatifine ve geleneğine sahip bir toplum. Nitekim temelde Müslüman ülkeleri aşağılayan böylesi bir kararnameye bile, başta Türkiye olmak üzere Müslüman ülkelerden çok ABD kamuoyu tepki verdi.

Dolayısıyla bırakın ABD üslerini kapamayı, ABD’deki başkanlık değişikliğini de bir fırsat bilen Türkiye, tüm olup bitenler bir masalmış gibi, ABD ile olan ilişkilerini ve stratejik ortaklık palavralarını yenileme gayreti içerisine girdi. Hem de Trump’ın Müslüman ülkelere yönelik suçlama ve ambargolarına karşı bir tavır almadan ve özellikle Avrupa’da buna karşı ortaya çıkan tepkilere ve gösterilere katılmaksızın. Ak Parti’nin siyaseten duymazlıktan geldiği Trump’ın sözleri, maalesef artık bir halüsinasyona gömülmüş olan İslamî çevreler tarafından da duyulmadı. Ve hatta tam da o günlerde, Ak Parti kabinesinin birkaç “İslamcı” isminden birisi olan Nabi Avcı da, İsrail’le ilişkilerin onarılması için başlatılan sürecin ilk ziyaretçisi olarak İsrail’deydi. İsrail Gazze’yi bombalarken ve BM kararına rağmen Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşim yerlerini daha da artırma kararı alırken, Nabi Avcı sadece “turizm ve kültür” ile ilgilendi. Yani o da tüm olup bitenleri duymazlıktan geldi. Ve tıpkı bir başka “İslamcı” isimin yani Numan Kurtulmuş’un Rıza Sarraf’a ödül takdim etme mecburiyetinde bırakılarak “kirletilmesi” gibi, Nabi Avcı da bu kirli oyunun içerisinde “kirletilmiş” oldu. Türkiye’nin tüm oyun kuruculukları da işte bu kirli mecburiyetlerin ifasından ibaret kaldı. Hem bu öylesine komik bir oyun kuruculuk ki, AKP politikalarının iki önemli aktörü olan Rıza Sarraf ile Fethullah Hoca, sözde düşman ilan edilen ABD’nin elinde rehin tutulmakta.

Türkiye’nin sanki hiçbir şey olmamış gibi ABD politikalarına teslimiyeti, elbette ki diğer politik aktör olan Rusya tarafından kabullenilemeyecektir. Bu tür dengeler içerisinde yol almaya çalışmanın, politik bir deha olarak özenilen Abdülhamitçi politikaları hangi çıkmazlara soktuğu da ortada. Şimdiyse, bir yandan Rusya’nın icazetiyle Suriye’de en azından Kürtlerin özerkliğine çomak sokmaya çalışılırken, öte yandan Trump’ın gönderdiği CIA direktörüyle başka stratejiler geliştirme çabası da, Rusya ve müttefikleri tarafından tepkiyle karşılandı. Bu kez de Rusya PYD’nin özerkliğinden ve PKK’nın terör örgütü olarak kabullenilmediğinden söz etmeye başladı.

Tam da bu dönemde, artık unutulduğunu düşündüğüm bir başka politik çılgınlık, “çılgın proje”, “kanalİstanbul” hikâyesi yeniden gündeme getirildi. Hatta biraz da bununla ve bunun gibi altından kalkılamayan “çılgın projeler”le ilgili olarak, bu tür projeleri finanse etmek için, bir Varlık Fonu kuruldu. Açıkçası bu proje ilk kez gündeme getirildiğinde de şiddetle karşı çıkmıştım ve Ak Parti yönetimini yine ikaz ediyorum. Bu gibi astarı yüzünden pahalı projeler bir ülkeyi iflasa götürebilir. Bu bir kumar değil! Hükumet, birilerine villa pazarlamak için bahane olarak inşa edilen bu devasa ve lüzumsuz kanal inşaatının altında kalabilir. Sadece birkaç arsa spekülatörü ve birkaç inşaat firmasının işine yarayacak bu aptalca projeden henüz vakit varken vaz geçilmelidir. Hem bu dışarıdan başkanlık sistemi ithal etmeye de benzemez. Gerçekten de “düyunu umumiye” günlerine, yani Abdülhamid’in egemen olduğu ve devletin iflas ettiği günlere geri döneriz.

Türkiye’nin, temeli savaşçı politikalara ve içi boş gösterişli yatırımlara dayalı bu aktörleşme veya oyunculaşma hevesi yerine, topraklarını üslerden arındırarak, savaşçı politikalardan vaz geçerek, askeri harcamalara ve gösterişli yatırımlara ayırdığı kaynaklarını halkının refahına, eğitimine ve sağlığına hasrederek, topraklarını birlikte paylaştığı Kürtlerle, Alevilerle ve diğer unsurlarla daha insani ve barışçı ilişkiler kurarak, farklı bir biçimde aktörleşme imkânı da var iken, bu tür fütuhatçı ve gösterişçi heveslerin içerisine girmesi, 2010’a kadar getirdiği ve Türkiye’ye gerek dünyada, gerekse bölgede oldukça önemli bir saygınlık kazandıran politikalardan yüz geri etmesine yol açmıştır.
Dünyamızın elbette ki öncü modellere ihtiyacı var. Türkiye’nin geleneksel kodlarına uygun düşen askeri modellik içinse dünyada epeyce örneklikler bulunmakta. Hem de dünyanın ihtiyacı olan da bu değil. Cumhurbaşkanının etrafında bulunan yârânın ona Abdülhamitçi tavsiyeler vermek yerine biraz da Ömer bin Abdülaziz’i anlatmaları sanırım oldukça yerinde olur. Aksi halde, bazı aklı evvellerin gözünde sözümona savaşçı politikaların “oyun kurucu”luğuna heveslendirilen Türkiye yöneticileri, şayet bu tür kirli politik denklemlerin içerisine gömülürlerse, bırakın küresel oyun kuruculuğu, korkarım ki küresel bir oyuncağa da dönüşebilirler.

Kaynak: Ümit Aktaş, Adalet Zemini

Bir Cevap Yazın