Anayasa değişikliği ve sistemin krizini aşmak

İSLAM ÖZKAN – Son anayasa değişikliklerine ilişkin görüşmeler yapılırken yeni oluşturulacak sistemin bir tek kişi üzerinden kurgulanması ve başkanlığa getirilecek kişinin sahip olduğu devasa yetkileri kötüye kullanma ihtimalinin olmadığı, zira kendisinin adil, merhametli ve çok iyi bir insan olduğuna dair imaları içeren açıklamalar tanık olduk. Eminim bir çok kişide bu durum, zihin dünyasında aynı format ve kalıpta olmasa da benzeri çağrışımları yapmıştır. Kişisel gelişim literatüründe Murphy kanunları olarak bilinen “Bir şeyin kötüye gitme ihtimali varsa o şey mutlaka kötüye gider” şeklinde özetlenebilecek bir durumdu bu. Aslında hayattaki tecrübelerin süzülüp bize kısa, öz ve yalın bir şekilde aktarımından başka bir şey olmayan bu anlatılmaya çalışılan belki de şudur: “Hayatınızda olumsuz ihtimallere açık kapı bırakmayın, zira birileri mutlaka o gedikten içeriye girmeye çalışacaktır, hesaplarınızı düşmanın o gediği değerlendirmeyeceği, görmeyeceği ihtimali üzerine yapmayın, yaparsanız kaybedersiniz.”
Son anayasa değişikliği, öyle görünüyor ki Türkiye’deki seçmenin önüne, sistemin büyük ölçüde C.başkanı seçilecek kişinin insafına bırakıldığı, kurumsallığın istikrarın sağlanması adına ıskalandığı bir tablo koyuyor. Geçmişte anayasa değişikliklerinin meclisin üçte iki çoğunluğunu gerektirecek şekilde zorlaştırılmasının, toplumsal ve siyasi konsensusun sağlanmasını teşvik ve anayasanın toplumsal sözleşme boyutunun öne çıkarılmasının hikmeti şimdi çok daha iyi anlaşılıyor olmalı. Bu durumun yeterince anlaşılması, sadece şeklen anayasal çoğunluğun elde edilmesinin o değişikliğin toplumun rızasını kazandığı anlamına gelmediğinin daha iyi anlaşılmasını, Anayasa değişikliklerinin parlamenter süreçlerden geçmesi ve şekli meşruiyete sahip olmasının söz konusu meşruiyetin toplumsal temellerin muhkem olduğu anlamına gelmediğini de bizlere gösterir. Bunun da ötesinde toplumun geri kalan kesimlerinin hoşnutsuzluğunun siyasetin geleceğine ilişkin nasıl tahrip edici bir etki yapacağı görülmüyorsa bu, en azından, yıllarca derinden gelen değişimi anlamayan toplumsal elitlerin duçar olduğu rahatsızlığın şimdi yeni elitlerde nüksettiğini gösterir.
Öte yandan darbe girişiminin ardından meydana gelen toplumsal konsensusu heba eden bir yaklaşımı da anlamak neredeyse imkansız. Amaç gerçekten kişisel bir takım beklentileri karşılamak değil de uzun vadede toplumsal barışı, istikrarı sağlamak, Türkiye’nin karşı karşı kaldığı tehditleri bertaraf edecek bir mekanizmanın kurulması olsaydı, oluşan konsensusu daha da geliştirebilecek, darbenin yarattığı krizleri belirli bir kesim için değil toplumun bütün katmanlarının müşterek maslahatı için kullanmayı mümkün kılacak bir imkan peşinde koşulabilir, bunun mücadelesi verilebilirdi. Bu durum, Cumhurbaşkanının yetkilerini artırmak amacıyla başlattığı referandum sürecinden çok daha etkili bir şekilde karizmasını tahkim ederken aynı zamanda ülkenin yönetilebilir bir zemine çekilmesi mümkün hale getirebilirdi. Ancak herzamanki gibi kolay olan yol seçildi.
Kurumsallığın yitiminde tek bir siyasal talep ve projenin diğer bütün tahayyülleri bastırdığı, zaten otoriter eğilimlerle malül olan sistemin kendisine içkin olan baskıcı karakterini açığa vurduğu, saatli bir bomba gibi kendi kendini imhaya programlanmış yeniden inşa ve yapılanma söylemi çerçevesinde, irade sahibi bir birey olmaktan yine kendi iradesiyle vazgeçmiş bireylere dönüştük.
Siyasal sistemler, kendilerini var eden toplumun değerleri üzerine yükselen, toplumdaki siyasi bilinç düzeyiyle birebir orantılı siyasal yapılar olarak kurgulanır. Siyasal sistemin kendisinden etkilendiği ve belki bir ölçüde kendisi üzerine inşa edildiği geleneksel değerler, hem siyasal sistemin hayatiyetini sürdürür hem de ona meşruiyet temelli bir yönetim imkanı bahşeder. Toplumsal/geleneksel değerlere aşırı bağlı ve tamamen bu değerler merkezinde işleyen siyasal yapılar, sadece bu yönüyle kalırsa üzerinde yükseldikleri değerleri dönüştüremezler ve dinamizm, karşılıklı dönüşüm ve değişimin optimum noktasına ulaşana kadar sürdürülemezse sistem tıkanır, toplumsal ihtiyaçlara yanıt veremez hale gelir.
Halbuki toplumsal ihtiyaçların en temelde kendisine indirgenebilecek öz olarak özgürlük ve adalet ekseninde temerküz ettiğini görürüz. Dolayısıyla bir siyasal sistemin ayakta kalması, hayatiyetini sürdürmesi, kriz ve açmazlardan kendisini azade kılabilmesi sadece toplumsal değerlere olan saygısı ya da bu değerlerle müspet ilişkisi değil aynı zamanda bu değerlerle özgürlük ve adalet ekseninde karşılıklı bir etkileşime girebilme, onu dönüştürebilme istidadına bağlıdır. Kişi merkezli bir değişim, kısa vadede istikrarı sağlar ya da geçmişte yaşanan kaos eğilimlerini ortadan kaldırır gibi görünse de toplumsal krizi derinleştireceğinden orta ve uzun vadede sistemin dağılmasına ya da savrulmasına yol açabilir.
Özellikle bu çerçevede değerlendirildiğinde, anayasa yapımı ya da anayasal değişiklik, temelde bu değişim ve dönüşüm ihtiyacının bir sonucudur. Yasaların toplumsal değişimin gerisinde kalmaması için yapılır bu değişiklikler. Peki toplumsal değişimin yönü nasıl seyreder? Tarihsel olarak bakıldığında insanın doğasına uygun olan, toplumların daha fazla özgürlük ve adalet talep etmeleri, gelişimin bu yönde olması şeklindedir.
Öte yandan siyasal sistemlerin insanları daha rafine kontrol altına alma mekanizmaları geliştirmesi, kaba usuller yerine bu tür incelikli mekanizmalar ortaya koyması, totaliterizmi reddeden ve giderek daha fazla bilinçlenen toplumların artık kaba saba yöntemlerle yola getirilme imkanının ortadan kalkmasından kaynaklanır. Bir diğer nedense toplumsal tepkileri azaltmak, toplum içerisinde meydana gelen dalgalanmaları bir dengeye oturtmak ve belirli toplumsal mecralardaki devinimleri yönetebilmektir.
Bu çerçevede bakıldığında Türkiye’de şu an Parlamentodan geçirilmeye çalışılan anayasa değişikliğinin, çok da zekice olmayan bir yönetişim olduğu rahatlıkla söylenebilir. OHAL ve otoriter eğilimler, sadece krizleri atlatabilmek için geçici bir tedbir olarak uygulanabilseydi belki bu durum anlaşılabilirdi, bilahare telafi mekanizmalarıyla kaybedilenin yeri doldurulmuş olurdu. Ancak yeni getirilmeye çalışılan siyasal sistemle birlikte OHAL, geçici bir tedbir olmaktan çıkartılıp kalıcı hale getirilmeye çalışılıyor. Toplumun talepleri falan hak getire, yapılmaya çalışılan devlet aygıtının bireyleri kontrol arzusunun hayata geçirilmesinden başka bir şey değil.
Son olarak özellikle toplumsal hareketler ve toplumsal devrimler üzerine kafa yoran bazı siyaset bilimci ve sosyologların söyledikleri de bu söylenenleri destekler nitelikte: Yönetimler baskıcı bile olsalar şayet yeterince zeki, esnek ve yetenekliyse toplumsal değerlerle ortamı yeniden eşzamanlaştırmak için reformları yürürlüğe koyarlar. Şayet yeterince zeki değillerse, inatçı bir biçimde uzlaşmaz iseler bu durumda sistem içerisinde şiddetli krizler patlak verir, sonucu kestirmek kolay değildir. Sonuç bazen sistemin topyekun değişimine neden olan bir toplumsal hareketlilik bazen de reform talebiyle yetinen bir mobilizasyon olabilir.

İslam Özkan / Adalet Zemini

 

Bir Cevap Yazın