‘Evet-Hayır’ın ötesindeki mesele

Sözleri çarpıtılıp, maksadı saklanıp, anlamı bağlamından kopartılarak şahsına dönük bir linç kampanyası başlatılan merhum Hrant Dink, o dönemki hislerini şöyle anlatmıştı:

“Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.  Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Lakin Rakel Dink’in, cenaze töreninde yaptığı konuşmada tanımladığı “bir bebekten bir katil yaratan karanlık”, gelip, melun bir katliamla Hrant Dink’in hayatına gazetesinin önündeki kaldırımda kast etti.

Ölüm yıldönümünün üzerinden kısa bir süre geçmişken, Hrant Dink’i hatırlatmamın başka bir nedeni daha var şüphesiz. O da şu tespiti: “Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlamak hastalıktır.  Kimliğini yaşatabilmek için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıktır.”

Şahsen, içinde bulunduğumuz süreçte, söz konusu tespite dikkatlice kulak kesilmemiz gerektiği kanaatindeyim, hele ki yeniden, sandığa gidecek olanlar için referandum gibi iki şıklı bir sorunun gündeme taşındığı bir süreçte… Dink’in sözleri, farklı okumalara açık; özellikle, insanın kendi kimliğini kurarken, ister istemez bazı kimlikleri öteki konumunda tutma sonucunun ortaya çıkacağına inanan birisi için…

Bana kalırsa, burada asıl meseleyi, ikinci cümlede aramamız gerekiyor; kendi kimliğimizi yaşatmak için düşmanlığı merkeze almanın; hastalıklı kimlikler, zihniyetler üreteceğine dair yaptığı tespitte.

Türkiye’de siyaset hâlâ kayda değer bir oranda kimlik merkezli yürütülüyor. Kimlik eksenli bir siyaset ya da temsil edilen kimliğin hakkaniyet ve adalet talebini diğer meselelerin önüne alarak yürütülen politik bir mücadele elbette bazı açmazları yaşayabilir. Fakat bu ihtimalin varlığı da, henüz kimliksel taleplere dair birçok temel meselenin esasını koruduğu bir düzende kimlik siyasetini peşinen mahkûm etmeye yetmemeli.

Asıl sorun, kimlik meselenin bizi toplumsal bir mutabakata doğru değil, her defasında aynı çatışma ortamlarına taşıyor oluşu. Siyasal kültür, kimlikleri birbirine dost değil, düşman kılmaya hayli müsait. Üstelik bu sadece bir iktidar hastalığı değil, birçok muhalif grup da aynı illetten muzdarip.

Toplumun farklı kesimleri, hastalıklı kimlikleriyle birbirine karşı konumlandırılırken, yürütülen siyasetler de bu karşıtlığı nefret ve düşmanlık boyutuna taşımakta zorlanmıyor. Birbirine karşı düşman gibi görünseler de, güç eşitsizliğini bir kenara bıkarak değerlendirdiğimizde, düşmanlık anlayışları ya da politik mücadele tarzlarıyla birbirine benzeyen siyasetlerin, son tahlilde insanları büyük toplum mühendislikleri projelerinin ve iktidar kavgalarının nesneleri haline dönüştürdüğünü görüyoruz. Böyle bir kültürel çatışmadan, genellikle iktidarı elinde tutanların kazançlı çıkması ise şaşırtıcı değil. Önümüzdeki referandum sürecinin, toplumsal açıdan doğuracağı en büyük tehlike, sanırım bu noktada karşımıza çıkacaktır.

Memleket sakinleri, referandumda getirilmek istenen siyasal yönetim değişikliğinin içeriğinden ziyade kimlikleri üzerinden ayrıştırılacak ve sonra “evet” ya da “hayır” diyenlerin üzerine düşman kimliği giydirilmek istenecektir.

Siyasal tercihlerin, özellikle de iktidarı elinde tutanlar ve destekleyenler açısından muhalif kesimin tercihlerinin; düşmanlıkla, ihanetle ve hatta vatan hainliğiyle suçlanabildiği söz konusu durum, aslında tam da Hrant Dink’in bahsettiği o hastalıklı hali yeniden üretecektir.

Bu hastalığın yaygınlaştığı ve hâkim kültür olduğu bir durumda, toplumun ortak bir gelecek, adil ve özgür bir düzen inşa edemeyeceği ise aşikâr. Birbirine karşı nefretle kuşandırılmış, düşmanlaştırılmış toplumsal grupları bir arada tutabileceğiniz hiçbir siyaset başarılı olamaz.

Kısa süreli kazanım olarak göreceğiniz hiçbir seçim ya da referandum başarısı, siyasal iktidarı elinizde tutmanıza katkı sağlamaz. Çünkü toplum ya da kontrol altında tutmaya çalıştığınız düzen, sürekli çatışma halinde kalacağından artık yönetilemez bir aşamaya gelecektir. Böyle anlarda çözüm olarak yürütülen tüm olağanüstü hal stratejileri de, baskı politikaları da, şiddet araçları da, yıldırma taktikleri de bir noktada boşa çıkacaktır; bu noktayı öteleyebilirsiniz fakat engelleyemezsiniz. Korkutacağınız tüm senaryolar, gerçeğin kendisine dönüşmüşken, insanlar özgürlüğü daha güçlü şekilde talep edecektir.

Umalım ki, bu gerçeğin anlaşılmasının toplumsal bedeli daha fazla ağırlaşmaz. Son tahlilde gelip döneceğimiz çözüm noktasından daha fazla uzaklaşılmaz.

Bir Cevap Yazın