Referandumun seli de gittiğinde geriye ne kalacak?

Beytullah Emrah Önce – “Sel gider, kum kalır.” diyen atalar sözünü bilirsiniz. Coşkuyla akıp giden, önüne geleni katıp giden sel sularının ardından, suya göre daha ağır çeken kumun, toprağın kalıcılığına işaret eder. Gelip geçici olanın seline kapılıp gitmemeyi, kalıcılığın önemini hatırlatır.

Bugünlerde hatırda tutmamız gereken bir öğüt; özellikle yeni bir referandum seli, önüne tüm toplumu katıp gelmekteyken…

Malum, cumhurbaşkanlığı sistemini değiştirecek yeni bir anayasa değişikliği söz konusu. Meclis’ten geçen maddeler, sandıktan da geçerse; bu siyasal tarihimiz açısından kritik bir dönüm noktası olacak.

Söz konusu değişimin mahiyetiyle ilgili henüz kamuoyunda dikkate değer bir tartışma, değerlendirme süreci yaşanmadı. İzin verilir de biraz olağan hale gelir, daha özgür bir ortama kavuşursak; teklifle ilgili tüm görüşlerin ifade edilmesi imkanı doğacak. Kimin, neyi, niye teklif ettiği; kimin, neye, niye itiraz ettiği tartışılacak, dile gelenler herkes tarafından kendince bir teraziye vurulacak. Kim, neyi uygun görüyorsa ona karar verecek.

Şüphesiz herkesin farklı ölçütleri olacak, farklı bakış açıları, haliyle farklı kararları… Ama ne olursa olsun, bu referandum seli de geçip, gittiğinde, geride kalması gereken kum olmalı…

Lakin gidişata bakarak kaygılandığım o ki, bu kum gittiğinde geride koca bir çamur deryası bırakacak. Neden kaygılanıyorum; izah edeyim: Son yıllarda gerilim ve kutuplaşma bir siyaset stratejisine dönüşmüş vaziyette. İktidar, topluma da, kendi seçmen tabanına da yeni bir vaatte bulunamadığı için, mevcudu muhafaza etmenin mücadelesi içinde. Bu, bir bakıma siyasetsizliğin de işaretçisi.

Şayet siyaset; sorun çözme, sorunlar karşısında makul çözümler geliştirme, çözümleri çoğaltma ve alternatif yollar bulma imkanı sağlayan bir imkan olmaktan çıkıyorsa, geriye toplumsal mühendislik projeleri kalıyor. Toplum, siyasetin ihtiyacına göre kamplara ayrılıyor ve birbirine karşıt konumlandırılmak istenen kampların insanları arasında sözün geçmediği yüksek duvarlar örülüyor. Şair İsmet Özel’in dediği bir vasat kuruluyor:

“İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır.”

İnsanların birbirine karşı sağırlaşması, toplumsal kesimlerin birbirine karşı körleşmesi ve bu karşıtlıklardan destek devşirilmesi, her ne kadar kısa vadede siyaseti tükenmişlere ömür verse de; sel gittiğinde, insanın, toplumun gündelik hayatında kalıcı izler bırakmış olacağı hesaba katılmıyor ya da hesaba katılıyor, fakat bu toplumsal maliyet pek de umursanmıyor. Her halükarda, geçicilikler uğruna kalıcılıklar tahrip oluyor. Üstelik son derece de ağır tahribatlar bunlar.

Son dönemde yaşadığımız tüm siyasal kriz anlarında gördüğüm bazı olumsuz tecrübelere istinaden konuşuyorum. Görüp, duyduğum örnekler arasında öyleleri var ki, insan gerçekten hayret ediyor.

Siyasal tercihler yüzünden, seçim zamanlarındaki farklı kararlar yüzünden, siyasal olaylara karşı takınılan farklı tutumlar yüzünden, kritik meselelerde geliştirilen farklı analizler yüzünden, kriz anlarından kurtuluş için getirilen farklı teklifler yüzünden insanlar birbirine karşı düşman gözüyle baktırılır oldu. Üstelik bu öyle bir hal aldı ki, baba oğula, kardeş kardeşe, eş dosta, arkadaş komşuya tavır almaya başladı. Şu günler gelip geçtiğinde, devran dönüp durduğunda, sel akıp gittiğine geride kalması gereken aile halleri, dostluk, kardeşlik, arkadaşlık halleri, velhasıl insaniyet halleri berhava oldu.

Tepeden tabana doğru yayılan siyasetsizlik, toplumu kuşattıkça, söz hükmünü yitirmeye başladı. Çatışma ve şiddet ortamı her tarafa sıçradı. İnsanların birbirine şüpheyle yaklaşmaları arzulanan bir siyasal iklime dönüştü. Kaygılandığım budur. Sel gittiğinde geride kalacak halin, hepimiz için bataklığa dönüşeceğine dair kaygım budur.

Peki, bunun gerçekten nasıl bir felaket olduğunun farkında mıyız?

Bir Cevap Yazın