Yeni cahiliye

Beytullah Emrah Önce – Kelimelere, kavramlara yüklenen anlamlar, bazen meselelerin doğru anlaşılmasına mani oluyor; cahiliye de böyle bir kelime.
Hazreti İsa’dan Hz. Muhammed (sav)’in peygamberlik ile vazifelendirildiği güne kadar geçen dönemi adlandırmak için kullanılan “cahiliye” ile bugün anladığımız manada “cahiliye” aynı şeyler değil mesela.
Mekke cahiliye döneminden ya da cahiliye döneminin aktörlerinden bahsettiğinizde, insanların çoğu onların cahilliğini, günümüzdeki gibi bir eğitimsizlik, kültürsüzlük ya da zihinsel geri kalmışlık gibi algılıyor.
Allah Resulü’nün içinde uzun yıllar içinde yaşadığı dönemi de kapsayan bu cahiliye döneminin anlatılması için kullanılan örnekler de, o günün cahiliye toplumunu ve o toplumun şekillendirdiği iktisadi ve sosyal hayatı bütüncül şekilde anlamamıza pek yardımcı olmuyor.
Putlara tapılması, insanların puttan helvalar yapmaları, kölelik ya da kız çocuklarının diri diri çöl kumlarına gömülmesi gibi anlatılar, bize o dönemin cahiliyesini her ne kadar örneklendirse de, yeterince anlaşılmasını tam sağlamıyor.
Haliyle insanlar, cahiliye dönemi anlatılarındaki trajik olayları çok dinlemekle birlikte, bu olayları ortaya çıkaran süreçleri yahut Mekke toplumu da dahil olmak üzere geniş bir coğrafyayı cahiliyeye sürükleyen etkenleri doğru bir şekilde anlayıp, değerlendirmiyor.
Bu konuda, şahsen özellikle vurgu yapmak istediğim husus, Mekke’nin cahiliyesi, bilmemekten kaynaklanmıyor; bilakis bilerek yapılmış ve kendi içinde son derece tutarlı tercihlerle örgütlenmiş bir cahiliye düzeni söz konusu.
Mekke toplumu ya da Mekke’nin iktidar seçkinleri kara cahil, kafası çalışmayan, dinden, siyasetten ya da ekonomiden anlamayan tipler değiller.
Aksine, çölden bir coğrafyada, son derece çatışmacı bir toplumsal yapı için uzun yılların tecrübelerine dayalı diplomatik ve ekonomik dengeler kurmayı başararak, hem dini açıdan hem de iktisadi açıdan Mekke’nin merkeziliğini korumayı ve merkezin sağladığı çıkarları nasıl ellerinde tutabileceklerini iyi bilen insanlar.
Dönemin Mekkesi, hem ticari açıdan hem de dini açıdan büyük ve önemli bir merkez teşkil ediyor.
Ne kurdukları düzen tesadüfi, ne de inançları…
O halde, yine aynı noktaya geliyoruz.
Söz konusu olan cahiliye, bilmemeye dayalı bir cahiliye değil.
Burada mevzu bahis cahiliye, bilmeye dayalı bir reddiyeden kaynaklanan bir cahiliye.
Başka bir ifadeyle, Allah Resulü’nün getirdiği tevhid mesajının ne anlama geldiğini de, o anlamın kendi kurulu düzenlerini nasıl tehdit ettiğini de çok iyi anlayan, bilen ve o yüzden de iktidarı devam ettirmek uğruna o mesajı açıkça reddeden bir cahiliye.
Çünkü dönemin iktidar seçkinleri biliyor ki, Allah’ın kendilerine emrettiği adaletin gereğini yerine getirirlerse, o toplumsal yapıda daha fazla hüküm sahibi olamayacaklar.
Anlıyorlar ki, Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz etmezlerse; Allah adına, din adına kurduklarını iddia ettikleri düzenlerini sürdürmeleri mümkün olmayacak.
Burada dikkat edilmesi gereken birkaç husus var.
Mekke’nin ileri gelenleri ya da Mekke toplumu kendisini inançsız olarak tanımlamıyor.
Allah’ı, kitapları ya da melekleri de inkâr etmiyorlardı.
Hatta kendilerini kutsal Kabe’nin ulvi muhafızları, hizmetkârları kabul ediyor, o yüzden de Allah’ın iktidar lütfuyla nasiplenmiş seçilmişleri gibi görüyorlardı.
Hz. Muhammed’e itirazları da oldukça dini gerekçelere dayanıyordu.
Ne ironiktir ki; O’nu, dindar bir toplumda fitne çıkarmakla suçluyorlardı.
O’nun tevhid ve adalet çağrısının, kulu kulluğa kural haline getirdikleri, insanları köleleştirdikleri, din üzerinden rant iktidarı kurdukları düzeni temellerinden tehdit ettiğinin gayet farkındaydılar; o yüzden de kendilerince en akıllı stratejiyi seçtiler; elçiyi reddettiler.
Elçiyi kötülediklerinde, elçinin etrafına toplanan ezilmişleri, yoksulları, mahrumları kötülediklerinde; mesajın da boşa çıkacağını ümit ettiler; ama tüm o mücadelelerin hepsi onlar için son tahlilde boşa çıktı.
Yeni bir cahiliye dönemi yaşadığımız şu günlerde, şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice ibretler vardır.

Bir Cevap Yazın