Öncesi ve sonrasıyla 15 Temmuz’un sosyo-politik analizi

KADRİCAN MENDİ – 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ortaya çıkan yeni durum siyasi tarihimizin en önemli kırılma noktalarından birine işaret ediyor.

Ancak etrafında dönen onca tartışmaya rağmen,  mesele polisiye bir vak’a, cihanşümul bir komplo, bir dini sapkınlık, ya da bir meczubun akıllara durgunluk veren maceraları düzeyinde yaklaşılması bir açmaz.

Aslında devlet dâhil herkesin ve özellikle İslami cemaatlerin çok iyi bildiği bu yapı ve amacı karşısında ortaya konan “şaşkınlık” haline ise gerçekten şaşırmamak mümkün değil.

Zira Gülen’in İslam anlayışı ve projesi aslında ilk günden itibaren hem devlet hem de İslami cemaatler tarafından meşru görüldü. Hatta 28 Şubat sürecinde İslami camianın tamamı – en radikalleri dahi- “Gülen projesi”ni, Erbakan’ın düştüğü “hezimet” karşısında ayakta kalmış tek ve en ideal “İslami” proje olarak alkışladılar.

Cumhuriyet dönemi İslami yapılarının devletle kurdukları/kurmaya çalıştıkları, ama her halükarda devlete bitişik bir “varolma” çabası içinde oluşlarını, kurdukları simbiyos’un mahiyetini yıllardır yazıp çizdiğimiz için burada tekrarlamaya lüzum görmüyoruz.

Cumhuriyetin yarattığı toplumsal travmanın ardından, (Durkheim’in kavramlarıyla) toplumsal alanda rasyonel ve ahlaki bütünlüğü yeniden yakalama çabası etrafında dönen, kültürel ve siyasal alandaki ideolojik melezlenmeler; devlet ile farklı toplumsal sınıflar arasında belli kabullerin ortaya çıkışı ve bu kabulleri izhar eden “rıza”nın örgütlenmesi şeklinde devam etti.

Gülen cemaati üzerine tartışmaların göz önünde bulundurulması gereken bir boyutu budur ve bu tartışma salt Gülen üzerinden değil Türkiye’deki genel cemaat algısı üzerinden yürütülmelidir.

Soğuk Savaş ve sonrası dönemin bir NATO aparatı olarak Gülen

Bu tartışmayı ıskalamamak şartıyla Gülen hareketinin Gülen’in şahsının ötesinde bir alana taşmasını, Türkiye Cumhuriyeti devletinin stratejik ittifaklarından bağımsız anlamak mümkün değildir.

Gülen’in biyografisinde çok net olarak ortaya çıkan şey, daha 60’lardan itibaren, NATO’nun soğuk savaş konsepti uyarınca yapılandırılan “gladyo” teşkilatının Türkiye ayağı tarafından kullanılmış olmasıdır.  Şimdilerde ordu’ya sızmakla suçlanan Gülen, hatıralarında; er olarak yaptığı askerliği sırasında(!) nasıl Erzurum’a gidip “komünizmle mücadele derneği” kurduğunu, polis tarafından gözaltına alındığında nasıl bir “rütbeli” tarafından telefon edilerek serbest bıraktırıldığını bizzat anlatmaktadır.

Gülen’in devlet ile kurduğu ilişkinin, bidayetinde bu NATO’cu ordunun subayları üzerinden başlamış olması muhtemeldir.

Soğuk savaş yılları boyunca İslami ülkelerde dindar halkların, “komünizmle mücadele” için NATO tarafından nasıl örgütlendiğini, bu projenin Türkiye ayağında tüm cemaatlerin nasıl “komünizma tehlikesi” karşısında devletin muhafızları haline dönüştüklerinin hikâyesi önemlidir.

Sovyetlerin yıkılması ile birlikte ortaya çıkan “yeni dünya düzeni”nde ise, soğuk savaşın bu gladyo/kontrgerilla yapıları, tasfiye edilir ya da yeniden yapılandırılırken, başta Türkiye olmak üzere Müslüman ülkelerde aynen muhafaza edildi.

Bu süreçte, soğuk savaşın NATO mücahidi Gülen, Türkiye’nin sınırlarında-Türki cumhuriyetlerde ortaya çıkan jeopolitik boşluğun doldurulması için, NATO müttefiki T.C. devleti hükümetleri tarafından bizzat görevlendirildi.

NATO’nun yeni konsepti,  bu cumhuriyetlerde İran’ın, daha doğrusu, ABD karşıtı bir İslam devrimi/Şii tehlikesinin engellenmesi ve Sovyetlerden kurtarılmış bu bölgenin Türkiye’nin temsil ettiği “demokratik ve ılımlı İslam/Türk İslamı” ile yeni baştan şekillendirilmesi idi.

Ve 90’larda Gülen cemaati bu işi başarabilecek en önemli cemaat yapısı idi. Sonraki yıllarda cemaati ekonomik ve siyasal olarak güçlendirecek koşullar da işte bu yıllarda, zikrettiğimiz sistem tarafından oluşturuldu.

Dolayısıyla Gülen’in hasta beyninin ürettiği fantazyaları; realiteyi değiştiren, yön veren bir sistematik olarak değil, bizzat dünya konjonktürü tarafından belirlenen vazifelerin icrası olarak görmek lazım.

Tartışmayı sürdürürken, salt bu çerçevenin içinde kalan;  yerel, toplumsal ve siyasal dinamiklerin ve cemaatin kendi bünyesindeki gelişmelerin seyrine odaklanılırsa bu genel tabloyu görmek mümkün olmaz.

Devlet soğuk savaş şartlarında, Sovyet tehdidine karşı örgütlediği sağcı/İslami yapılarla ilişkisini, 90’lardan itibaren revize ederek devam ettirmiştir. Cemaatler açısından inişli çıkışlı olan bu sürecin ortaya çıkardığı en önemli netice ise, sağcı/dindar kesimlerin ideolojik olarak devletle bütünleşmiş olmalarıdır.

Önceleri sağ partiler etrafında örgütlenen bu sağcı/dindar toplumsal yapı, sonrasında Milli Görüş partileri ile -İslam devrimi sonrası ortaya çıkan yeni “İslami uyanış” dalgasıyla birlikte- kendi içinde parçalanmış, bir kısmı merkezden uzaklaşmış/yabancılaşmıştır.

Dolayısıyla bütünlüğünü,  kitle üzerindeki hegemonyasını yitiren soğuk savaş koşullarının sağcı/İslami yapısı, 28 Şubat’ta, Refah Partisi yönetiminin tüm çabalarına rağmen, devletle yeni bir uzlaşı kurmayı başaramayarak sistem dışına çıkarılmıştır.

Gülen cemaati, 28 Şubat koşullarına intibakı ilk sağlayan yapı olarak kendini 2000’li yıllara taşımış, onu,  hemen arkasından,  “yenilikçiler” grubunun Refah’tan ayrılması ile birlikte AKP süreci izlemiştir.

28 Şubat, bu yönüyle aslında, NATO’nun bağlaşık devletlerden talep ettiği “Soğuk Savaş sonrası” revizyonu/ dönüşümü gerçekleştirme çabasının bir ürünüdür. Soğuk Savaş koşullarında, NATO’nun planlamasıyla “kominizma tehlikesi”ne karşı örgütlenen, güçlendirilen cemaat yapılarının, özellikle “İran devrimi “ sonrasında bu konseptin dışına  “savrularak” potansiyel bir tehlike haline dönüşmelerinin dolayısıyla Soğuk Savaşın hâkim ideolojisi olan sağcı/“Türk-islam sentez”cisi  ideolojisinin aşınması tehlikesinin engellenmesi çabasıdır.

Bu, sadece cemaat yapıları için değil, soğuk savaş koşullarında “rutin dışı”na çıkan, mafyalaşan diğer gladyo uzantısı yapılarla da mücadeleyi içeren bir dönüşüm projesidir.

Liberal ekonominin kutsallaştırıldığı yeni süreçte,  küresel sistem, her türlü “kayıt dışı”lığı ortadan kaldırma azmindedir.

28 Şubat sürecinin aynı tarihsel anda,  “Susurluk” süreciyle paralel seyretmesi bu açıdan anlamlıdır.

Devletin “arındırılması” ve yönetimin “gayr-ı şahsiliği “talebi

İkibinlerle birlikte, AKP’nin kurulmasıyla,  dindar kesimlerin devlet ile yeni bir sentez üzerinden uzlaşma çabasına şahit oluruz.

Gülen ile AKP arasında başlayan ilişki, işte tam da bu “yeni dünya düzeni”ne uyum için kotarılmaya çalışılan bu sentez çabası içinde şekillenir.

Türkiye’deki İslami yapıların temel çelişkisi, ki bu aynı zamanda AKP’nin temel açmazıdır;  kendilerini güçlendiren sürecin,  aslında nihai tahlilde, neşet ettikleri, üzerinde yükseldikleri toplumsal zemini de zamanla dönüştüreceği gerçeğidir.

Haftalardır devam eden kitlesel teyakkuz durumu,  hükümet ve Erdoğan’a tam bir destek hali varken, Gülen cemati ile birlikte AKP‘ye de böyle bir “açmaz” izafe etmenin garip geleceğinin farkındayım.

İşte tam bu noktada, Gülen cemaati ve AKP’nin, içinde var oldukları toplumun geçirdiği dönüşüme odaklanmanın, burada ortaya çıkan değişimi anlamaya çalışmanın zamanıdır.

90’larla birlikte, dünyaya entegre olma hedefiyle başlayan toplumsal dönüşümün ortaya çıkardığı “orta sınıf” olgusu, beraberinde dindar/sağcı profili de dönüştürdü. Cemaatlerin kendi içlerinde sıkı kontrol altında tutmaya çalıştıkları standartlar, paralel dünyalar, özellikle 28 Şubat sonrasında, cemaat dışı dünya ile etkileşime girerek dönüştüler.

Yine, Hamid sonrası-Cumhuriyet öncesi dönemde,  kahir ekseriyeti ittihatçı kadroları oluşturan Anadolu’nun dindar eşraf/tüccar kesimlerinin, Cumhuriyet’le birlikte sistemden dışlanmaları ve bu andan itibaren, Kemalist rejime karşı sürdürdükleri mücadeleyi de, dönüşümün ekonomik ayağında göz önünde bulundurmak gerekli.

Cumhuriyetin modernleşme projesinin eksik ayağı, temel ekonomik açmazı olan “sermaye birikimi” sorunu devam ederken, Özal’la birlikte başlayan “yeni” ekonomik fırsatların, bu dindar eşraf/tüccar sınıfı,  “Anadolu aslan”ına dönüştürmesi, “yerli burjuva” noktasına taşıması, “sermaye birikiminin” lokomotif gücü haline getirmesi süreci, “üst yapı”da cereyan eden toplumsal dönüşümü anlamak için anahtar işlevi görebilir.

Toplumsal ve ekonomik dönüşümün lokomotif gücü haline gelen dindar kesimin, ikibinlerin başından itibaren hem Gülen hem de AKP’yi desteklemesinin arka planında, Özal sonrası süreçte elde edilen ortak kazanımların korunması ve arttırılması talebini görmek lazım.

Kazanımlarının tehlikeye girdiği noktada, mesela 28 Şubat’ta, Erbakan’a destek çıkabilecek özgüven ve güce sahip olmayan bu sınıfın, şartların olgunlaşmasıyla birlikte, AKP etrafında kilitlenmesinin gerisinde bu sınıfsal karakteri görmek lazım.

Kazanımlarını kaybetmek istemeyen ve dahası kamusal alan içinde yeni kimliğiyle var olmak isteyen, bunun için de mücadele etmesine yetecek bir özgüven geliştirmiş bu “yeni orta sınıf” karakteri, aslında 90’lar sonrası Türkiye’sinde kamusal alanda yaşanan gelişme ve dönüşümün sonucudur.

İşte tam da bu noktada ; “darbe karşıtı” olarak özetlenen toplumsal yapının ve daha önemlisi bu yapının temsilcisi konumundaki siyaset mekanizmasının, üzerinde mutabık kaldıkları referans çerçevesine bakmak lazım.

Bu çerçeve; Gülen üzerinden işaret ve mahkûm edilen; lidere irrasyonel, mistik-akıl dışı bir bağlanmayı telkin eden, dolayısıyla sistemin geneli açısından öngörülemeyen bir tehdit haline dönüşmüş  bir zihniyetin mahkûm edilmesi  ve bunun karşısında ise, devletin tam da bir “burjuva demokrasi”sinde olacağı gibi, tarafsız bir alana çıkartılması/yükseltilmesi, dolayısıyla, “yönetimin  gayr-ı şahsiliği”nin sağlanması zaruretinin  talep edildiği bir retorik söz konusu.

AKP kurmaylarının, darbeye ve onun arkasındaki “gizli örgüt”ün, “statükoyu tehdit etmesi karşısında ortaya çıkan, bu “orta sınıf” tepkisi karşısında verdikleri “toplumsal uzlaşı, muhalefetin sürece dâhil edilmesi ve ortak değerlerin korunması” vurguları, karşı karşıya oldukları durumu doğru algıladıklarını ve “sınıf”ın içinde bulunduğu duruma uygun bir tepki verdiklerini gösteriyor.

Bu esnada  “devlet”in tüm “virüs”lerden temizlemesi gerektiğine, devlet içinde bir başka “paralel devlet” olamayacağına yapılan yoğun vurgu,  paradoksal olarak;  AKP’nin de ortaya çıkacak yeni statüko lehine,  Erdoğan’ın “şahsi” ajandasından vazgeçmek zorunda olduğunun bir itirafı olarak da okunabilir.

İşte Gülen hareketi ile AKP’ye destek veren diğer cemaat yapılarının içine düştükleri paradoks bu.

Şu an için söylenebilecekler özetle;

AKP’nin 15 Temmuz öncesine kadar sürdürdüğü; mevcut statükoyu değiştirme, en azından sembolik düzeyde bir karşı/paralel hegemonya inşası projesinin, 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan yeni koşullarda nereye evrileceğini izleyeceğiz.

“Devlet”in; “Gülen’le birlikte tüm diğer cemaatlerden de temizlenmesi” , yeniden rasyonel bir akla ve kuruluş ideolojisine dönmesinin gerekliliği şeklindeki ortak kanaati, hem iktidar hem de muhalefetin desteklemesi; bürokraside “liyakat”ın esas alınması noktasındaki ortak vurgu, AKP tabanının içinde önemli bir yeri olan “diğer” cemaat yapıları açısından bir açmaz olarak ortada duruyor.

15 yıldır destekledikleri partinin;  Gülen’den boşalan kadroları kendilerinin doldurmasına çanak tutacağı zehabındaki  “diğer” cemaatlerin;  Türk bayrakları ve Atatürk resimleriyle donatılmış “demokrasi meydanları”nda haykırılan talepler tam aksi istikamette iken, sistemle ve iktidarla kurdukları ilişkinin de dönüşeceğini öngörmek sanırım kehanet olmaz.

Bir Cevap Yazın