Bugün de Öldük Anne

2015-1128-tahir-elci

“kapalıydı kapılar, perdeler örtük

silah sesleri uzakta boğuk boğuk

bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük

bugün de ölmedim anne

üstüme bir silah doğruldu sandım

rüzgar, beline dolandığında bir dalın

korktum, güldüm, kendime kızdım

bugün de ölmedim anne.”

 

Ahmet Kaya’dan dinlediğimiz bir şiirden bu dizeler.

Ahmet Erhan tarafından kaleme alınmış.

Bugünlerde sık dilime dolanır olduydu.

Malum, televizyon haberlerine bakmaktan, radyoda haber kanallarına kulak vermekten korktuğumuz günler.

Dün de öyle oldu.

Daha henüz televizyon kanallarına düşmeden gelen bir ölüm haberiydi Tahir Elçi’nin ki.

Henüz nasıl olduğunu net olarak bilemediğimiz bir katliama kurban gitti Elçi.

Sur ilçesinde, haftaiçinde yaşanan çatışmalarda zarar gören tarihi 4 ayaklı minareyle ilgili olay yerine bir grup avukat ile birlikte açıklama yaptığı sırada vuruldu.

Öncelikle, katledilmesinin mağduriyeti karşısında sesini kısarak, taziyelerini iletenlerin kimisinin, daha bir ay önce onu düşüncelerinden ötürü nasıl linç ettiğini, tamamen kendi düşüncesine özgürce ifade etmekten çekinmediği için gözaltına alınmasını bir kenara not edelim.

Burası önemli, çünkü Tahir Elçi, CNN Türk ekranlarında yaptığı bir tespitin ardından başlayan bir süreçte katledildi.

Bu, bir yanıyla Hrant Dink’in katledilmesi sürecini hatırlatıyor.

Eğer bu cinayetin aydınlatılması hususu da, Dink davasına benzerse, o zaman tablo iyice netleşmiş olacak.

***

Tahir Elçi’nin öldürülmesinin sembolik bir karşılığı var.

Onu hedef haline getiren hususu, biraz da geçmişinde aramak lazım.

Tahir Elçi, sadece bir avukat değil; aynı zamanda insan hakları mücadelesi de vermiş bir isim.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın kurucuları arasında, aynı zamanda İnsan Hakları Derneği’nin de bir üyesiydi.

Özellikle 90’lı yıllarda yargısız infaz, faili meçhul cinayetler, köy yakma davalarında mağdurların avukatlığı yapması, Diyarbakır ve bölgedeki hak ihlalleriyle ilgili çalışmalarını sürdürmesi, onu, egemenler nezdinde “olağan şüpheli” kılmaya yeterli sebeplerdi.

Düşünün ki, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 22 Ekim 1993’te 16 kişi öldürülmesiyle ilgili açılan davada, dönemin Diyarbakır Jandarma Alay “Taammüden öldürme”, “Halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvik”, “Cürüm işlemek üzere teşekkül oluşturma” gibi suçlardan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılandığı davada avukat.

Düşünün ki, Şırnak’ın Cizre ilçesinde 1993-1995 arasında 21 insan öldürüldüğü ve sanıkların “yasadışı keyfi infaz” ve “suç işlemek için örgüt kurmak suçlarından” yargılandığı davanın avukatlarında biri yine o.

Yani, geçmişin karanlığından korkmak yerine o karanlıkta kalan vahşetin faillerinin peşine düşmüş bir avukat.

Mücadelesini hukuk içinde yürütüyor.

Ve son çatışmalı ortamda, ısrarla “barış ve adalet” demekten vazgeçmiyor.

Şimdi böylesi bir adamın bu ülkede “iç mihrak” muamelesi görmemesi mümkün mü?

Mümkün olsa, zaten güzel günler görüyor olmamız gerekmez miydi?

Velhasıl, günlerini “üstüme bir silah doğruldu sandım” duygusuyla geçiren, geceleri ise “bugün de ölmedim anne.” diyen Tahir Elçi, dün öldürüldü.

Böylece güzel günlerin yakın olduğu umudumuz, bir kez daha ve kim bilir kaçıncı kez hedef alınmış oldu.

Oturup, buna ağlayabiliriz.

BEYTULLAH ÖNCE/ Sakarya Yenihaber

29 kasım 2015, pazar

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın