Seyrettiğin Ateş Sana Dokunmaz mı Sanıyorsun?

2015-0906-siddet-silahYine yangın günleri.

Ne yeni ne de eski.

Bildiğimiz, unutmadığımız gibi.

Ama kesinlikle unutmak istediğimiz gibi.

Lakin bu öyle kolay değil.

Bakmayınca görmeyeceğimiz, kulak vermeyince işitmeyeceğimiz, dokunmayınca yanmayacağımız bir mesele yok karşımızda.

Tüm yakıcılığıyla, tüm yıkıcılığıyla, tüm kıyıcılığıyla karşımızda duruyor işte.

Ne adını doğru dürüst koyabildiğimiz, ne de tanımında mutabakata varamadığımız bir mesele.

Ama bu mesele yüzünden işte onlarca yıldır insanlar ölüyor, öldürüyor.

Ve ne kadar lafı döndürüp dolaştırsam da, kanaatimce bunun en temelde şöyle bir nedeni var.

Herkesi eşit haklarla, özgürce, barış ve esenlik içinde, insanca yaşatan bir siyasal sisteme sahip değiliz.

Tektip bir kimliğin, tektip bir inancın, tektip bir kültürün tepeden tırnağa sindiği bir sistem işlemeye devam ediyor.

İşletenler değişse de, sistemin yönetim mekanizmasına yeni yönetici seçkinler dâhil olsa da, işletim sisteminin temel parametreleri, temel kodları değişmiyor.

Üstelik o kodların hâkim olduğu zihniyetin kurumsallaşmış siyaseti, bugüne kadar “zenginliğimiz” dediği ne varsa hoyratça ezmiş; “birlik, beraberlik” adına ne kadar ayrımcılık varsa yapmış; şimdi de bunun sonuçlarıyla yüzleşmekten bir kez daha kaçıyor.

Oysa onlarca yıllık acı tecrübeler sonucunda ezberlenmiş bazı gerçekler var karşımızda.

Toplumsal sorunlarda inkârla yol alınmıyor.

Siyasal sorunlar şiddetle çözülmüyor.

Şimdi bu iki basit gerçeği yeniden idrak etmemiz için yeniden içine düştüğümüz şiddet sarmalı kaç canı daha boğup, nefessiz bırakmalı?

Son iki ayda ülkeyi kuşatan şiddet ikliminden çıkmamız için daha kaç ocağa ateş düşmeli?

Ölülerin ve ölümlerin dahi ayrıştırıldığı, bölüştürüldüğü, çatıştırıldığı şu acımasız vasattan çıkmak için daha hangi acılar yaşanmalı?

O halde tekrar edelim:

İnkârla ve şiddetle onlarca yıldır çözülmeyen sorunda ne değişti de, yine başa sardık?

Çatışmanın yerini çözümün alması için daha neyi, ne kadar kaybedeceğiz?

Monologun yerini diyalogun alması için daha ne kadar öleceğiz?

Silahların yerini siyasetin alması için daha ne kadar bekleyeceğiz?

Münakaşanın yerini müzakerenin alması için daha hangi yanlışları tekrar edeceğiz?

Daha kaç gün sürecek bu yangın mevsimi?

Bir sonbaharı daha ölümlerle mi anacağız?

Buna “artık yeter” demenin vakti geldi de geçmiyor mu?

Barışı, adaleti savunmaktan da mı çekinir hale gelelim?

Adaleti, iyiliği, doğruluğu teklif etme sorumluluğumuzdan da mı kaçalım?

Peki, sözün şiddetle bastırıldığı, adaletin silahlarla susturulduğu, çatışmaların insanların en temel haklarını yok ettiği dönemlerde kimse sözünü yükseltmeyecekse, şiddet ve güç savaşımını yükseltenlere ne diye kızacağız?

Biz kendi bildiğimiz doğruları yüksek sesle savunamayacaksak; bu ülke insanlarına ırkına, inancına, kültürüne, mezhebine bakmaksızın adil, eşit ve özgür bir geleceği nasıl vaat edeceğiz?

Her gün ölümlerin yaşandığı, her gün acıların çekildiği, her gün ocaklara ateş düştüğü bir dönemin şahitleriyiz hepimiz.

Peki, Rabb’imiz Hesap Günü gelip çattığında, “Tüm bunlar yaşanırken, sen olanları durdurmak için ne yaptın?” diye sorduğunda hangi cevabı vereceğiz?

Bu yangını biz çıkarmamış olabiliriz ama bu, sönmesi için çaba harcamamıza nasıl engel olabilir?

Hz. İbrahim’in ateşine su taşıyan karıncanın verdiği dersi nasıl unutabiliriz?

Gördüğümüz yanlışı gücümüz nispetince düzeltmeye çalışmamız gerekirken; bu kötü gidişatı durdurmaya çalışanlardan olmamız gerekirken; çatışmayı körükleyenlerin, fitneyi besleyenlerin yapıp etmelerine kayıtsız kalmanın, uzak durmanın vebalini nasıl boynumuza dolayabiliriz?

Ya şimdi bu savaşın, şiddetin, kaosun hüküm sürdüğü hali düzeltmek için harekete geçeceğiz ya da hep birlikte nasıl kaybettiğimizi seyredeceğiz.

Beytullah Emrah Önce, Sakarya Yenihaber

Bir Cevap Yazın