AKP’yi Kim Kurtaracak?

2015-06-secim-sonuclariSeçim öncesi,  önümüzdeki süreçte siyaseti belirleyecek üç temel toplumsal dinamik üzerinde bir tartışma açmayı amaçlamış, bu dinamikleri doğru kavrayamadan siyasetin doğru okunamayacağı iddia etmiştik.

Hatırlanacağı üzere bu üç dinamik;

“Gezi hareketi” ile görünür hale gelen kentli-orta sınıf gerçeği, AKP’nin “Devletçi İslam”ı karşısında “Halkçı” bir İslami söylemin belirginleşmesi, İslami ilkelerin taşıyıcısı olabilecek yeni toplumsal yapıların ortaya çıkışı, ve Kürt siyasal hareketinin zorlamasıyla ortaya çıkan Kemalist Cumhuriyetin yapıbozumunun yeni bir “toplumsal sözleşme”  tartışmasını zorlaması gerçeğidir. (1)

Bu yazının odağına da AKP’yi alarak sonuçları değerlendirelim.

Öncelikle sonuçların kesinleşmesinin ardından gerek AKP kadrolarının, gerekse yandaşlarının sonuçlara ilişkin ilk tepkilerinin kabaca iki alanda toplandığını gördük;  “Seçime iyi asılamadık, yeterli çalışmadık, yanlış tercihler, yanlış propagandalar ve aşırı özgüven“ gibi giderilebilir “teknik” hataları gerekçe gösterenlerle, “Uluslararası komplodan, halkın nankörlüğünden ve ‘ırgat’lığı”ndan dem vuran bir seviyesizlik üzerinden yapılan değerlendirmelerdi.

Dolayısıyla seçim sonrası ortaya çıkan akıl dışı panik havasıyla birlikte düşünüldüğünde, AKP kadrolarının ve seçmenlerinin gerçeklikten ne kadar koptukları ve nasıl imal edilmiş bir illüzyonun içine hapsoldukları gerçeğine hayret etmemek imkânsız.

Böyle olunca da bu sanal dünyanın içinde toplumsal dönüşümü algılamaksızın hatta kantitatif büyüklükleri dahi görmeksizin salt “yüzde kaç oy alınacağı” üzerinden yapılan “tahmin” denemelerinin 13 senelik “fantastik dünya”nın sonunu öngörememeleri şaşırtıcı değil.

Seçim sonuçlarını analiz edebilmek için öncelikle şu “halkın yüzde ellisi bizi destekliyor” tezinin ne kadar aldatıcı olduğunu tespit etmek lazım.

AKP’nin toplumsal gücünü anlamak için şu grafiğe bir göz atmak yeterli olacaktır.

             Seçim yılı              Toplam seçmen   Kullanılan geçerli oy      Alınan oy      

AKP       2002                      41,291,000           31,414,000                        10,808,000

2004 (yerel)           43,552,000           32,268,000                        13,447,000

2007                     42.571.000            34,822,000                       16,327,000

2009 (yerel)           48,049,000            39,998,000                       15,353,000

2011                      50,237,000            42,813,000                       21,400,000

2014 (yerel)           52,6000,000           44,866,000                      19,470,000

2014 (cumhur b.)   55,692,000             40,545,000                      21,000,000

2015                     56,590,000             46,153,000                      19,200,000

Ortaya çıkan kaba gerçek; milletvekili belirleyen “yüzdelik” hesabının toplam seçmene göre değil, oy kullanan seçmen sayısına göre belirlendiğidir. Bu hesap partilerin “meşru parlementer sayıları”nı gösterir, ancak tek başına “toplumsal meşruiyeti” göstermez.

Örnek vermek gerekirse AKP’nin en yüksek oyu aldığı 2011 seçimlerine bakalım; AB sürecinin tüm hızıyla devam ettiği, çözüm sürecinin başlatıldığı, yeni bir anayasa vadinin yapıldığı, “paralel” denilen cemaatte dâhil olmak üzere tüm sağcı/dindar kesimin desteklediği bir siyasal atmosferde, AKP, tarihinin en yüksek oyu olan 21 milyon dörtyüzbin’lik bir rakama ulaştı, ve bu “halkın yarısı bizi destekliyor” propagandasının temelini oluşturdu.

Oysa Siyaseten doğru olan bu rakamsal ifade, bir toplumsal meşruiyet iddiası olarak kullanılmaya müsait bir gerçekliğe tekabül etmiyordu. Zafer yılı olan 2011’de dahi AKP’nin 21 milyonuna karşı dışarda kalan 30 milyonluk bir toplumsal kitle söz konusu idi. Yani AKP en güçlü olduğu; yolsuzlukla, Suriye politikalarıyla, baskıcılıkla suçlanmadığı, zirve yaptığı dönemde dahi, toplumun çoğunluğunun desteğini almayı başaramadı.

Bir kitle partisi olduğunu iddia eden AKP’nin başardığı şey; yüzde on barajı sayesinde, muhafazakâr/sağ seçmen kitlesinin üzerinde bir tekel kurarak, tüm sağ oyu bir havuzda toplamaktan ibaret idi. Bu durum siyasal olarak kimse tarafından tartışılmadı; zira mevcut sistem içinde önemli bir başarıydı ve meşruydu.

Ancak AKP ve özellikle Erdoğan kendisine kanuni meşruiyet sağlayan bu siyasal aritmetiği kendi kişisel iktidarı için “halkın yarısı benim her yaptığımı destekliyor” gibi bir algı operasyonuna çevirip, sistemin çerçevesini zorlamaya başlayınca, mevcut toplumsal desteği de hızla yitirdi ve meşruiyetini sorgulanır hale getirdi.

Bunu anlamak içinde yine somut rakamsal verilere bakmamız yeterli.

2002–2011 arası seçmen sayısı 9 milyon artarken, AKP oyunu 10.5 milyon arttırdığı halde 2011den 2015’e kadar geçen sürede AKP oylarını 21 dörtyüzden, 19 milyona düşürdü yani iki milyon oy kaybetti. Ancak daha kritik olanı aynı süre zarfında seçmen sayısının tam 6 milyon artmış 50 milyondan 56 milyon’a çıkmış olması!

Yani aslında AKP son dört senedir seçmen sayısının artışına rağmen aslında 20 milyon bandınasıkışmış durumda.

Bu somut rakamsal tespiti yaptığımızda AKP’nin seçim stratejileriyle çözülemeyecek, ciddi bir toplumsal meşruiyet krizi yaşadığı ortaya çıkıyor.

Özellikle gezi olaylarından itibaren AKP, aslında diğer seçmen kümelerini, toplumsal grupları kazanmak yerine kendi kemikleşmiş seçmenini; yani radikalleşen bir muhafazakâr kitleyi bir arada tutmak dışında bir siyaset geliştiremiyor. Bunun için ajitatif, kutuplaştırıcı bir söylemi ısrarla sürdürüyor ve böylece diğer toplumsal kesimlere de hızla yabancılaşıyor. Bu yabancılaşma daha ajitatif ve kutuplaştırıcı söylemleri mecbur kılıyor ve netice de bugün AKP ve Erdoğan’ın içine düştüğü paradoks ortaya çıkmış oluyor.

Dolayısıyla, diğer toplumsal kesimler nezdinde meşruiyetini “sıfırlamış” ve kendine, mevcut muhafazakâr yapıyı daha da radikalleştirerek bir arada tutma dışında bir manevra alanı bırakmamış AKP’nin, yeni bir seçime dahi girse alacağı sonuç, onu bu 20 milyon oy bandındançıkarmaya yetmeyeceği gibi muhtemelen bu rakamı dahi koruyamayacaktır.

Tartıştığımız toplumsal dinamikleri algılayamadığı gibi, toplumsal/siyasal dönüşümün tam tersi istikamette ilerleme ısrarını sürdüren Erdoğan ve onun ellerinde oyuncak olmuş AKP’nin buradan bir yere varmaları mümkün değil.

Deniz Baykal’ın çevireceği bir entrikaya, mevcut sistemdeki yasal boşluklara, olmadı bir erken seçime bel bağlayan, ancak bu seviyede, taktik düzeyde bir hayatta kalma mücadelesi veren iktidarın, açıkçası başarıya ulaşma şansı yok.

Vahim olan ise bu kaçınılmaz sona giderken Erdoğan ve avanesinin İslami camiayı hoyratça kullanmaya çalışması, iktidarı uğruna ülkeyi yeni bir şiddet sarmalına sokabilecek hamleler yapmaktan dahi imtina etmemesidir.

Seçim sonrası tüm AKP medyasında açıkça görülebilen, özellikle HDP tabanına dönük yapılan örgütlü saldırılarla, AKP seçmenini; “bölgede Müslümanlar ve hdp’ye oy atanlar arasında bir savaşın olduğu”, ”hdp’lilerin aslında pkk’li olduğu ve “müslüman”ları katletmeye başladıkları” gibi bir algı oluşturarak yönlendirme, ve dindar kürtlerin oyunu alabilmek için Kürtleri tekrar birbirine düşürerek içinde bulundukları açmazdan çıkma gibi hesaplar içinde oldukları anlaşılıyor.

Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki bu hesap tutmaz!  Lakin bu hesabı yapanlar, bu alçaklığın faturasını çok ağır öderler.

Bir Cevap Yazın