Seçim öncesi toplumsal dinamiklere kısa bir bakış

2015-05-secim-yazisi-1Seçimlere az bir süre kalmışken, partiler de seçim beyannamelerini yayınladılar.

İktidar partisinin gerek beyannamesinin gerekse ortaya koyduğu performansın heyecandan ve inandırıcılıktan ve dahası -çözüm süreci kısmını matbaaya giderken düşürecek(!) kadar da – ciddiyetten uzak olduğu söylenebilir.

Aslında “devlet” mekanizmasını büyük oranda ele geçiren iktidarın, yeni bir şey söylemekten ziyade mevcut oylarını korumayı yeterli gördüğü de ortada. Bu oy; 2011 seçimlerinde alınan 21 milyondan sonra, seçmen sayısının artmasına rağmen, 20 milyon civarına gerilemiş ve orada kalmış görünüyor.

Ancak AKP,  iktidarını korumak için bu oyun yeterli olduğunu düşünüyor olmalı ki, kendisine oy vermeyen yaklaşık 30-35 milyon seçmenin yükselen öfkesi karşısında takındığı tutum; kendine çekidüzen vermek, hatalarını telafi etmek yerine bu 20 milyona dönük; onları “öteki”lerle korkutarak, mitinglerde Kur’an sallayarak ikna edip, bir arada tutma çabasından ibaret.

Bunun için de toplumsal siyaseti değil devleti, devlet olanaklarını kullanıyor.

Bu böyle. Ancak bizim asıl tartışmak istediğimiz şey; bu seçimlerde daha net ve ölçülebilir şekilde ortaya çıkacak olan yeni toplumsal dinamikler ve bunun karşısında takınılan/takınılacak tutumlar.

90’lı yıllarla birlikte başlayan son küreselleşme dalgasının son on yılda internet teknolojisiyle birlikte, toplumları, hatta ötesinde tek tek “birey”leri, tarihte görülmedik ölçüde irtibatlandırması, ilişkilendirmesi yeni “kamusallıklar” üretti.  Toplumların kendi iç dinamikleri de önemli ölçüde “küresel köy”ün çerçevelediği bir alanda gelişti ve dönüştü. Şüphesiz, Türkiye toplumu da öncelikle ekonomik dürtülerle dâhil olunan bu küreselleşme dalgasından etkilendi ve kendi toplumsal dinamiklerini daha önce görülmedik ölçüde ortaya çıkardı.

Bu önemli tarihsel sürecin en kritik 10 yılını AKP iktidarı döneminde yaşayan Türkiye toplumu, kendini dönüştürürken bir yandan bastırılmış, örtülmüş, kangren olmuş sorunlarıyla da yüzleşirken, hepsinden önemlisi “iktidar” gerçeğiyle ilk kez kamusal alanda hesaplaşmak zorunda kaldı.

Dolayısıyla 2015 seçimlerini, partiler ve olası meclis aritmetiği hesapları üzerinden tartışmanın ötesinde, toplum üzerinden değerlendirmeyi öncelikli görüyoruz.

Bu süreçte ortaya çıkan toplumsal dinamiklerin, önümüzdeki seçimlerde partilerin göz önünde tutması gereken üç boyutu var.

Bunların ilki; “şehirli orta sınıf”ın kamusal alanda daha önce görülmediği kadar belirleyici olması, ikincisi; İslam’ın “devlet-iktidar-sermaye” dolayımında üretilen yorumları karşısında, “halktan-adalet”ten yana arayışların ertelenemez hale gelmesi ve son olarak Kürt siyaseti özelinde görünür hale gelen;  ancak Alevi ve Gayr-ı müslim kimlikler üzerinden de tartışılmaya başlanan toplumsal kimliklerin, siyasetin yeni aktörleri haline dönüşmesi durumudur.

Siyaset yapma iddiasındaki tüm yapıların bu üç eksen üzerinde düşünmesi ve siyasetinin gramerini bu gerçeklik karşısında yeniden oluşturması gerekiyor.

Şehirli orta sınıf mı? Sivil toplum mu?

Yeni olan şey, aslında 90’lı yıllarda yoğun bir şekilde tartışılan; biraz da “sınıf” kavramının o yıllarda itibarsızlaşmasıyla -ya da sırf bu amaçla – gündeme giren “sivil toplum” kavramının ilk kez gözlemlenebilir düzeyde ortaya çıkışıdır.

50’lerden itibaren başlayan “şehirlileşme” eğilimi, genelde bir mekân değişikliği olarak gelişirken, ortaya çıkması öngörülen “zamanla ortaya çıkacak sınıflı toplum ve onun içinde gelişen “birey” in, toplumsal dönüşümü belirleyeceği” teorisi büyük oranda gerçekleşmez;  taşradan şehre gelenler, şehirlilere karışmak yerine “gecekondu” mahallerinde kendi “hemşerilik” alanlarında kalmayı –biraz da zorunlu olarak- tercih ederler.

Bu gecekondu mahalleleri, taşradan gelen nüfusu önceleri “hemşerilik” ağları ile bir arada tutarken, İslami cemaatler de bu “taşralılık” haline belki de en uygun kimlik olarak “cemaat kimlikleri”ni kitlelere sundular. İslami bir cemaate mensup olmak şehir karşısında “yaban” konumundaki insanlara bir özgüven ve meşruiyet kazandırıyor; sisteme yabancılaşmalarını ortadan kaldırırken, şehre diğerleriyle eşit bir iddia üzerinden dâhil olmalarının mekanizmalarını oluşturuyordu.

Geçtiğimiz 60 sene içinde şehir-taşra ikiliği,  toplumu izah edebilme gücünü büyük oranda yitirdi. Kültürel olarak aynileşmenin yarattığı tek katlılık, çatışmayı daha küçük alanlara hapsederken, sosyolojik olarak da taşranın ikinci kuşağı büyük oranda şehirlileşti.

Türkiye sağının şehirlerde istikrarlı bir şekilde yükselişinin bir boyutu, bu toplumsal tabana dayanması olarak da okunabilir.  Ancak şehirlileşmenin artışı, beraberinde sınıflı ve sağ siyasetlerin ihata edemeyeceği kadar karmaşık(complex) bir toplumsal yapıyı ortaya çıkardı.

Türkiye siyasetinin bu dönüşümün taleplerini kendi ideolojik programlarına tercüme edebildiklerini söylemek mümkün değil. Sol bu konuda ulusalcı-kemalist paradigmanın çerçevesinin dışına çıkmakta başarılı olamazken, Sağ ise, her ne kadar “cumhuriyet”in resmi ideolojisine itiraz etse de, aslında özünde, “kamusal”ı olumsuzlayan Kemalizm’in “imtiyazsız-sınıfsız bir toplum” iddiasını içselleştirmenin ötesinde bir perspektif geliştiremedi; tabi artık toplumun kendi içinde “imtiyazsız-sınıfsız bir cemaat”e dönüştürülmesi kastıyla…

28 Şubat’ta tasfiye edilen Refah Partisi, cumhuriyet sağının Demokrat Parti’yle başlayan macerasının son aktörü oldu. Kendini küresel değişime uydurmaya çalışan bir devletin kendi içindeki çelişkileri, Sağ’ın son ittifakını (Refah-Yol hükümeti) tasfiye ederken,  AKP ise yeni bir açılımla ortaya çıktığı iddiasındaydı.

AKP programı, küresel dönüşüme ayak uydurmaya çalışan sistemin tüm taleplerini karşılama iddiasıyla ortaya çıktı. “Milli görüş gömleği”nin çıkarıldığı söylemi üzerine bina edilen bir “Yeni”lik iddiası, kabaca Amerika ve NATO ile ittifakın geliştirilmesi ile ekonomik ve siyasal olarak Avrupa Birliği kriterlerinin kabul edilmesinden ibaret olan bu program,  belli ki şehirli orta sınıflar açısından özlemini çektikleri “batı standartları”na kavuşma ihtimali olarak kabul gördü. Bu küresel program karşında geliştirilen “ulusal” karşı çıkışlar ise özellikle sağ seçmen gözünde AKP’nin meşruiyetini arttırdı.

AKP projesinin bugün içine düştüğü açmazın ise temelde iki sebebi var; ilki küresel entegrasyon politikalarının “yerel iktidarlar”ı sınırlandırması, dolayısıyla AKP tarafından, başlangıçta zannedildiği üzere, ”araçsallaştırılamaması” ve bunun yarattığı gerilimdir. İkincisi ise bu gerçekle yüzleşemeyen Erdoğan’ın bu entegrasyonun sonunda kendi mikro iktidarını da devam ettirebileceğini, sisteme kendini dayatabileceğini zannetmesidir. Tabii burada kişisel iktidara dönüşen projenin kendi içinde yaşadığı çürümeden bahsetmeyi gerekli görmüyoruz bile…

Tüm bunlar yaşanırken, şehirli orta sınıf olgusu kendisini “gezi olayları” sırasında yepyeni bir düzeyde gösterdi. Merkezinde “bireysel özgürlükler”e sahip çıkılması ve bunun kendini her hangi bir siyasal programla değil bir sınıf tepkisi şeklinde göstermesinin yer aldığı bir infial olarak görünür hale geldi. İçerisinde “çevre sorunları”na, kent yağmasına, emek sömürüsüne v.b.”  karşı gelişmiş duyarlılıkları barındıran ve bunlarla beslenen;  kendini devlet/iktidar karşısında konumlandırmış olsa da tepkisini yasal/legal çerçevenin dışına taşırmamaya da itina gösteren; yani mevcut kazanımlarını riske atmak istemeyen, ancak mevcut iktidara da razı olmayan bir profil olarak ortaya çıktı.

Erdoğan bu gerçekliği algılayamadığından, belki de iktidarı kaybetme riskinin büyüklüğü karşısında, bu toplumsal gerçekliği  “şeytanlaştırarak”, anı kurtarma yolunu seçti.

Oysa AKP projesinin kendini üzerine bina ettiği “Sağ” kitle de, aslında aynı dönüşümü yaşıyor;  yani hızla yeni orta sınıfa dönüşüyor. Erdoğan’ın, Gezi olaylarından beri kendi kitlesine dönük tüm tahriklerine rağmen, şehirlerde kitlesel çatışmaların ortaya çıkmaması da aslında bu dönüşüme toplumun Sağ’ının da dâhil olduğunun bir göstergesi.

Bu aşamadan sonra -iktidarın sergileyeceği manipülasyonların yol açabileceği-  çok şiddetli ideolojik çatışmalar yaşanmadığı sürece iktidar karşısındaki muhalefetin -yukarıda ana eğilimlerini izah etmeye çalıştığımız- şehirli orta sınıf tarafından ve kendi paradigması içinde yürüyeceği söylenebilir.

Orta sınıfın, yaşadığı çevreyi koruma istencinin hızlı bir şekilde örgütlenerek,  İstanbul’dan taşranın en ücra yerlerine kadar bir “çevre hareketi”ne dönüşebilmesi, emek sömürüsü ve işçi cinayetleri karşısında Meslek örgütlerinden öğrenci hareketlerine kadar çok geniş bir yelpazede bir sivil itirazın, sendikaları aşacak kadar ön plana çıkabilmesi, bu yeni toplumsal gerçekliğin potansiyelini gösteren işaretleri.

Özgürlükler konusunda bireysel olduğu kadar kurumsal olarak da hassas olan bu orta sınıf mensubiyeti,  ekonominin özgürlüklerle dolaysız irtibatının da farkında. Dolayısıyla AKP’nin bu farkındalığı yoksayan mega-çılgın projeleri de, devlete ilişkin 2023 hedefleri de toplumda, toplumun bu en dinamik unsurlarında heyecan uyandırmıyor.

Tartışmaya partilerin bu realiteyi nasıl algıladıkları meselesinden devam edelim.

KADRİCAN MENDİ

Bir Cevap Yazın