Saray STK’lığı

2015_0405-saray-stkDevlet bir toplumda yer alan en örgütlü ve güçlü siyasi yapı olarak tanımlanabilir. Fakat hiçbir toplumda tek bir örgütlü güç mevcut değildir. Bütün toplumlarda aileden, aşirete, cemaatten, mahalleye kadar farklı nitelik ve niceliklerde teşkilatlanmış olan birden çok örgütlü yapı kendisine yer bulur. Eşyanın doğası gereği, bu yapılardan kayda değer bir güçte olanlar devlet otoritesini sınırlandırma işlevine sahip olur.

Modern dönemle birlikte teknolojide meydana gelen gelişmeler gücü elinde toplayan devlet yapılanmalarının geri kalan geleneksel güç odaklarını bu ‘iktidar sistemi’nden tasfiye etmesine imkan tanıdı. Yeni kurulan ulus devletler gücü merkezileştirme ve toplumda yer alan geleneksel örgütlenmeleri çözme yolunda ciddi gayretler sarf etti. Modern dönemde aşiretler, tarikatlar ve cemaatlerin ‘çağ dışı’ ilan edilmesi ve ‘birey olmak’ fikrinin teşvikinin önemli sebeplerinden biri burada aranmalıdır. Devletin insanları ‘birey olarak’ muhatap alması demek insanları karşısında bütün bir aşireti ya da cemaati bulmadan, ‘birey olarak’ baskılayabilmesi ve ‘cezalandırabilmesi’ anlamına da gelmektedir. Modern dönemde aşiretinin, tarikatının, cemaatinin koruyucu bağlarından soyutlanarak ‘özgürleşen’ insan, geriye kalan tek büyük otorite olan devletin karşısında da yalnızlaşmış ve korunaksızlaşmıştır.

Sivil toplum kavramının karşılığını tam bu noktada aramak yerinde olur. Sivil toplum örgütleri; sistem içi bir güç unsuru oluşturarak devleti ve yetkilerini sınırlandıran örgütlenmelerdir. Devlet ile toplum arasındaki ilişkide modern dönemde çözümlenen geleneksel örgütlenmelerin işlevini üstlenerek toplumun hak ve salahiyetlerini korumak üzere konumlanırlar. Devlete ve devletin gücüne sınır çekmek doğal ve tartışılmaz temel rolleridir. Nitekim bu yadsınamaz rol, kavramın İngilizce versiyonunda doğrudan ifade bulur. İngilizce literatürde ‘sivil toplum örgütü’ tamlamasının içindeki ‘sivil’ kavramı hükümet/devlet dışı anlamında olan ‘Non-Governmental’ kelimesiyle karşılanır.

Dünyevi her iktidarın sınırlandırılmaya, her sistemin dengelenmeye ihtiyacı olduğunu izah etmeye gerek yok. Nitekim geniş anlamda bütün bir İslam tarihi de Allah’tan rol çalmaya çalışan müfsid iktidarlara karşı verilen mücadelenin öyküsü olarak okunabilir. Aslında tarihin başından bugüne kadar kimileri geri kalan insanlar üzerinde hadsiz bir egemenlik kurarak ilahlaşma, geri kalanlar ise ilahlık taslayanların tasallutu altında kullaşma eğiliminde bulunmuştur. Yine tarihin başından bugüne kadar Allah’ın gönderdiği bütün nebi ve resuller ise tevhidi ilişkide meydana gelen bu çarpıklaştırmaya karşı mücadele etmişlerdir. İlahlık taslayanların alaşağı edilmesi ve kullaştırılanların özgürleştirilerek yalnızca Allah’a kulluk eder hale getirilmesi nebi, resul ve salihlerin öncülük ettiği İslami mücadelenin temel amacıdır.

Nitekim ‘la ilahe illallah’ lafzı da bu mücadeleyi imleyen tarih ve toplum üstü bir parola niteliğindedir. ‘Allah’tan başka ilah olmadığı’na yönelik iddianın, dillendirildiği tarihsel ve toplumsal zeminler ve temel olduğu mücadele üzerinden değerlendirildiğinde, son derece siyasal bir iddia olduğu aşikar. Sonuç olarak bu iddia, dünyevi iktidarların kendi sınırlarına geriletilmesine ve sınırlandırılmasına dönük mücadeleyi anlatır.

İktidarın ilahlaşma ve kullaşma eğilimlerini göstermeyecek bir seviyede tutulması yalnızca İslami ve ahlaki bir vecibe değil, aynı zamanda toplumsal sistemin sürdürülebilir kılınması için bir mecburiyettir de. Yalnızca iktidar olgusunun gerçekçi denge mekanizmalarıyla kontrol altında tutulduğu sistemler sürdürülebilir ve istikrarlı sistemlerdir. Bu bakımdan, ulus devletler de tarihte yaşanan çok ciddi çalkantıların ve çok kanlı mücadelelerin ardından sistem içi meşru denge mekanizmaları üretme yoluna gitmişlerdir.

Bu bağlamda sivil toplum örgütlerinin iktidarı (ilahlık taslamanın zıddı olarak) insancıl bir seviyede tutmak yönündeki ahlaki vecibesinin yanında, bu örgütlenmelerin sistemin sürdürülmesi için vazgeçilemez denge unsurları olduğundan bahsetmek de yerinde olacaktır.

Türkiye tecrübesinde özellikle 28 Şubat’ın ardından İslami camia ve cemaatlerin legal zeminde STK’lar şeklinde örgütlendiği bilinen bir vakıa. Bunun bir sonucu olarak kendisini sistem içinde tanımlamayı tercih eden pek çok İslami kesimin irili ufaklı STK’lar kurduğu bir süreç yaşandı. Bu STK’lar özellikle 2000’li yılların sonlarına kadar süren ‘sistem içi oligarşiyle’ çekişme dönemlerinde yoğun oranda ‘sivil toplum örgütlerinin’ yukarıda bahsedilen çerçevesi içerisinde kaldılar. Her ne kadar nitelikleri ve nicelikleri zayıf olsa da en azından devletle ciddi bir angajmana girme yoluna git(e)memişlerdi.

Fakat son yıllarda, özellikle de AKP iktidarının Fethullah Gülen Cemaati’yle verdiği iktidar mücadelesinin belirleyici olduğu içinde bulunduğumuz bu günlerde İslami kimliğini öne çıkaran Sivil Toplum Kuruluşları’nın iktidar partisi üzerinden devlete tamamen angaje hatta entegre olduğu bir süreç yaşanıyor. Her ne kadar bu angajman söz konusu yapı kurulmadan çok önceleri başlamış olsa da simgesel bir eşik olarak “Milli İrade Platformu” tarafından dershane tartışmalarının sürdüğü günlerde yayımlanan ve manşetlerde “97 STK’dan hükümete tam destek” başlığıyla servis edilen ilk bildiriye dikkat etmek yerinde olabilir. Birbirinden çok farklı saflarda duran hatta yer yer birbirine hasım olan bunca “STK”nın ‘mucizevi’ bir şekilde tek bir bildiride bir araya gelebilmelerinin arkasında hükümetin yer aldığını çıkarabilmek için kulis bilgisine filan sahip olmaya gerek yok. Bu bildiriyi yine Milli İrade Platformu tarafından yayımlanan ve Fethullah Gülen Cemaati’yle verilen iktidar savaşında safını ilan etmeye dayanan iki başka bildiri daha takip etti.

Bildirinin imzacıları arasında on yıllardır İslami mücadele veren çok hatırlı ve muteber İslami kuruluşların da yer alması İslami Camia için bir dönemin sonunun ilanı anlamına gelmekte. Bu sahnenin güncel siyaset bakımından tahlili başka bir yazının konusu. Fakat sivil toplumculuğun kendi iç mantığı bakımından baktığımızda da meselenin tevil edilebilir bir yanı olmadığını görüyoruz. Teorik olarak iktidarı sınırlandırmak ve denetlemekle vazifeli olan örgütlenmelerin iktidarın etrafında halka oluşturmasının izahı mümkün değil.

Aslında bu yaşananlar çok yeni şeyler de değil. Kabaca bir değerlendirmeyle bugün sivil toplum kuruluşlarına biçilen ‘iktidardan bağımsız durarak otoritesini sınırlandırma’ görevinin önceki yüzyıllarda alimlerin taşıdığı sorumluluklardan biri olduğunu söylemek yerinde olacaktır. İslam geleneğinin sahih kanadı bakımından, ‘peygamberlerin varisleri’ olarak kabul edilen alimlerin iktidarla kurduğu ilişkinin her zaman belirli bir mesafede olması gerekir. Alimin rolü (ahkamı yorumlamanın da yegane mercisi olmasının verdiği sorumlulukla) sultana rağmen ümmetten taraf olmak olarak tarif edilir. Alimle sultanın kurduğu ilişki en iyi ihtimalle bir nasihat ilişkisidir. Alim sultana memur olmaz, bu ayıptır. Alim sultana ancak öğüt verir.

İslam geleneğinde bu tip bir alimlik vakarına sahip olmayanlara olumsuz bir ifade olarak “saray uleması” dendiği meşhurdur. Saray ulemasının asli işlevi toplum nezdinde iktidarı meşrulaştırmaktır. İktidardan görece bağımsız olduğuna yönelik algıyı istismar ederek iktidara hizmet eder. Kendisini muktedire riyakar bir memur kılar. Riyakardır çünkü memuriyetini ilan ve hatta kabul etmez.

Hazır Ankara’nın göbeğine dev ve şaşaalı bir saray inşa edilmişken alimlerle STK’lar arasında kurduğumuz bu analojiyi bir ileri kademeye taşımakta beis olmasa gerek. Ulemanın saraylısı oluyorsa STK’nın saraylısı niçin olmasın? Saray’da verilen davetlerde asgari ücret fiyatındaki altın kaplama bardaklardan içeceklerini yudumlayan ve bütün kritik anlarda Saray’ın etrafında kenetlenen STK’lardan “Saray STK’sı” olarak bahsetmenin yanlış olacağını düşünmüyorum. Onlar da saray ulemaları gibi en büyük işlevleri olarak Saray’ın kararlarını halk nezdinde meşrulaştırıyor hatta aktif destek vererek Saray’da başlatılan kampanyaların icracısı olmayı şeref kabul ediyorlar.

Ne yazık ki, Türkiye’de İslami kimliği temsil eden STK’ların çoğunun saraylılaşma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemden geçiyoruz. Geri kalan bir avuç organizasyon ise saraylılaşma ya da yok olma tercihleri arasında köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Oysa “Sultan Süleyman’ın bile iktidarı yitip gittiyse” yeryüzündeki bütün saraylar da geçicidir. Saray’la bütünleşmek geleceğini de Saray’ın akibetine angaje etmek anlamına gelir. STK’ların yapması gereken Saray’a memur olmak değil, Saray’a karşı toplumu savunarak devletin yeniden tanımlandığı daha adil bir düzenin öncüllüğünü üstlenmek olmalı.

EMRE BERBER / Platform Haber

One thought on “Saray STK’lığı

  • emre’nin eleştirisini, STK kategorisini hakikatte “sivil” bir toplumsallığa dayandırması ve bu kategoriye “bağımsız” bir tür öz atfetmesi açısından sorunlu buldum. gavurun non-governmental organisation diye tanımladığı, yani “ne olmadığı”nı söylemekle yetindiği bu yapıyı biz “sivil toplum kuruluşu” olarak tercüme etsek de bu “hükümetsiz kurum” da esasen bir kurumdur. fakat hükümet etmez. iktidarı yoktur ama kurumdur. sivil toplum denilen alanın sermaye ve iktidarla derin ilişkiler ağınının cisimleştiği, bizzatihi bundan beslendiği, yapısal olmayan reformlarla sistemi düzenli olarak takviye edip enformel unsurları düzene massettiği üzerine tonla neşriyat var. hal böyleyken 28 şubat’ta rejime karşı olma ihtimali taşıyan pozisyonlarını terk edip düzene paralel saflar belirleyen, nihayetinde bu paralel çizgilerin tek bir doğruda saflaşmasıyla tüm ayrımlarını yitiren bir güruh var ortada. özetle zaten sivil değillerdi, sivillik zaten münferit ve müstakil bir duruş taşımaz diyorum. saraylı olmayacaksak eğer bunun yolu sivil toplumdan geçmez diyorum. laf oyunu veya demagoji de yapmıyorum. oyunu bozalım, başka bir oyun kuralım diyorum.

Bir Cevap Yazın