Sakarya 498. Hafta: Yemen’de Suudi ve Amerikan Müdahalesine Hayır

2015_0406-sakarya-498-hafta

Sakarya Adalet ve Özgürlükler Platformu, 498. hafta basın açıklamasını Sakarya Dayanışma Derneği adına Ahmet Orhan okudu.

Açıklama metninde öncelikle kamuoyunda İç Güvenlik Paketi olarak bilinen kanun tasarısının apar topar Meclis’ten geçirilmesine tepki gösterildi. Paketteki değişikliklerin getirdiği risklere dikkat çekilen açıklamada, kanun “Özetle toplumsal meşruiyetini tüketmiş olan iktidar, halk arasında gelişebilecek her türlü gösteri ve yürüyüşü, iktidara dönük her türlü protesto hareketini zorla, güç kullanarak bastırmak niyetinde olduğunu göstermiştir. Vatandaşı, iktidarın her türlü keyfi uygulaması karşısında itaat etmeye zorlayan, itiraz edebileceği hiç bir mekanizma bırakmayan bu siyaset tam bir zavallılık ve tükenmişlik itirafıdır. Zor kullanarak protesto hakkını bastırabileceğini düşünen iktidar, halkın haklı öfkesini arttırmaktan başka hiç bir sonuç elde edemeyecektir” şeklinde değerlendirildi.

Açıklamada Yemen’e yönelik askeri müdahale protesto edilirken, Türkiye’nin rolü de eleştirildi. Konuyla ilgili açıklamada “Amerika’nın desteğiyle Suudi Hanedanı önderliğinde körfez ülkelerinin hava harekatıyla Yemen’e saldırarak tamamen mezhepçi saiklerle giriştiği katliama; Türkiye de istihbarat desteği vereceğini deklare etmiş, dahası Katar’a asker gönderebilmesine ilişkin bir kararı da yine meclisten çıkarmıştır. Suriye ve Mısır’da içine düşülen mezhepçi siyasetin Yemen’de aynı hızla devam ettiğini görmek, İslam coğrafyasını bir kan gölüne çeviren siyasetlerde Amerika ve Suud ile birlikte başrole soyunmak, bu iktidara mazlum halklarının ahı olarak geri dönecektir” ifadelerine yer verildi.

Eylemde ODTÜ’de  hafta içinde İHH standına ve yine ODTÜ Mescit Topluluğu’nun düzenlediği etkinliklere karşı gerçekleştirilen saldırılar da kınandı. “İktidarı gerekçe göstererek İslami değerlere ya da masum Müslümanlara dönük saldırılara” tepki gösterilirken, konunun manipülasyona dönüşmemesi çağrısı da yaptı. Orhan, “Dernek,  vakıf, cemaat veya parti adına sarf ettiğimiz söz ve amellerimizi, karşılaşılan her olumsuzlukta “Müslümanlara dönük” saldırılarmış gibi lanse etmeye çalışmak, öncelikle bir hak ihlalidir. Daha da önemlisi iktidar tarafından daha önce “Kabataş hadisesi’’nde de görüldüğü gibi provokatif amaçlarla kullanılmaya müsait bir zemini besleyecektir. Dindar camianın yapı veya örgütlerine dönük saldırıları o yapılara dönük saldırılar olduğu için de eleştirebilir ve saldırıya uğrayan bu arkadaşlarımızla dayanışma içine girebiliriz.” dedi.

SAÖP 498. Hafta basın açıklaması

Kamuoyunda ‘İç Güvenlik Paketi’ olarak bilinen, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı, TBMM Genel Kurulu’nda sadece 199 evet oyu ile kabul edilerek yasalaştı.

Genel Kurul’da kabul edilen maddelere göre artık vatandaşın üstü veya arabasının her yeri, bir hakim veya savcı kararı olmadan polis tarafından amirinin sözlü emriyle aranabilecek. Bu aramada vatandaşın üstünü çıkarması bile istenile bilinecek. Polis, istediği kişiye ‘koruma altı’ adı altında ‘gizli gözaltı’ yapabilecek. Bunun süresi ve sınırı da olmayacak. Kanunda gözaltı yerine sadece ‘koruma altına alır’ dendiği için polisin vatandaşı hastaneye götürme zorunluluğu da olmayacak. Polis, potansiyel şüpheli gördüğü bir kişiyi hakim veya savcı kararına gerek duymadan bulunduğu yerden ‘uzaklaştırabilecek.’ Böylece bu kişinin belirli bir yere gitmesine veya girmesine yasak koyabilecek.

Polis, hakim ve savcı kararı olmadan 24 saate kadar, toplumsal olaylarda ise 48 saate kadar vatandaşı gözaltına alabilecek. Polis ve jandarma istihbarat amaçlı dinleme yaparken dinleme kararını 24 saat içinde yetkili ve görevli hakimin onayına sunması ve hakimin de 24 saat içinde karar verme zorunluluğu, hakimin karar verme süresi açısından 48 saate çıkarıldı. Böylece hakim kararı olmadan polisin dinleme yapmasının süresi uzatıldı.

Kamu düzenini ve güvenliğini veya kişilerin can ve mal emniyetini tehlikeye düşürecek toplumsal olayların baş göstermesi halinde vali tarafından kamu düzenini sağlamak amacıyla alınan karar ve tedbirlere aykırı davrananlar, 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak. Bu durumda valilerin ilan edeceği sokağa çıkma yasağına uymayan 1 yıl hapisle yargılanabilecek.

Yine paketteki maddelere göre; generaller dışında jandarmadaki üst düzey tüm atama ve görevden almalar İçişleri Bakanı tarafından yapılacak. Böylece İç işleri Bakanı bir ilin jandarma komutanını istediği zaman görevden alıp değiştirebilecek. Bunun için Jandarma Genel Komutanı’nın uygun görüşü de gerekmeyecek. General rütbesinde olmayan daire başkanlarıyla il ve ilçe jandarma komutanlarının atanmaları, yer değiştirmeleri ve geçici görevlendirmeleri İçişleri Bakanı tarafından yapılacak. Gerektiğinde Jandarma Genel Komutanı da bu konuda teklifte bulunabilecek. Diğer subaylar ile astsubaylar ve uzman jandarmaların atanması, yer değiştirmesi ve geçici görevlendirmeleri Jandarma Genel Komutanı’nın yetkisinde olacak. Ayrıca belediye sınırları içinde olmakla birlikte, hizmet gerekleri bakımından uygun görülen yerler jandarmanın görev ve sorumluluk alanı olarak tespit edilebilecek.

Özetle toplumsal meşruiyetini tüketmiş olan iktidar, halk arasında gelişebilecek her türlü gösteri ve yürüyüşü, iktidara dönük her türlü protesto hareketini zorla, güç kullanarak bastırmak niyetinde olduğunu göstermiştir.

Vatandaşı, iktidarın her türlü keyfi uygulaması karşısında itaat etmeye zorlayan, itiraz edebileceği hiç bir mekanizma bırakmayan bu siyaset tam bir zavallılık ve tükenmişlik itirafıdır.

Zor kullanarak protesto hakkını bastırabileceğini düşünen iktidar, halkın haklı öfkesini arttırmaktan başka hiç bir sonuç elde edemeyecektir.

Yaklaşmakta olan seçimlerle birlikte korkusu da artan iktidar, kendini kurtarabileceğini düşündüğü her türlü ilişkiye girmekten çekinmemektedir.

Yıllardır Çözüm süreci yürütüyoruz bahanesiyle Kürt oylarını almayı başarabilen iktidar, son süreçte o kadar sıkışmıştır ki, “Kürt Sorunu” yoktur noktasına ricat ederken,  bir yandan da askere ve milliyetçi oylara göz kırpma çabasındadır.

Ülkemiz ve halkımız için böylesine hayati bir mesele de dahi bu kadar ilkesiz ve pragmatist bir tavır değişikliği gösteriliyor olunması, siyasal etik açısından nasıl bir çürümenin yaşandığını da göstermektedir.

Aynı şekilde Mısır’da Sisi ve müttefiki Suudi hanedanının ‘’seçilmiş cumhurbaşkanına’’ yaptığı darbeye karşı kitlesini sokaklara döken ve bunu seçim malzemesi yapan iktidarın, Perşembe günü Yemen’e hava saldırısı yapan bu çetenin peşine takılması, dış siyasette de hiç bir ilkesel, insani ve İslami hassasiyetlerinin olmadığını, iktidarları için her türlü manevrayı yapabileceklerini göstermiştir.

Amerika’nın desteğiyle Suudi Hanedanı önderliğinde körfez ülkelerinin hava harekatıyla Yemen’e saldırarak tamamen mezhepçi Saiklerle giriştiği katliama; Türkiye de istihbarat desteği vereceğini deklare etmiş, dahası Katar’a asker gönderebilmesine ilişkin bir kararı da yine meclisten çıkarmıştır.

Suriye ve Mısır’da içine düşülen mezhepçi siyasetin Yemen’de aynı hızla devam ettiğini görmek, İslam coğrafyasını bir kan gölüne çeviren siyasetlerde Amerika ve Suud ile birlikte başrole soyunmak, bu iktidara mazlum halklarının ahı olarak geri dönecektir.

Seçim yaklaştıkça artan gerilim, son günlerde üniversitelere de yansımaya başladı.

Basından takip ettiğimize göre; ODTÜ’de hafta içinde İHH standına ve yine ODTÜ Mescit Topluluğu’nun düzenlediği etkinliğe, karşıt görüşlü öğrencilerin saldırıları sonucu istenmedik olaylar meydana gelmiştir.

Önümüzdeki günlerde iktidara karşı haklı tepkilerin, iktidarın destekleyicisi olarak algılanan Müslüman kimlikli öğrencilere yönelmesi gibi bir risk söz konusudur.

Başından beri Müslüman kimliğimizin bir gereği olarak iktidara karşı muhalefet eden platformumuz, insanların zorbalık, şiddet ve nefrete pirim vermedikleri sürece iktidar destekçisi dahi olsa örgütlenme ve propaganda faaliyeti yapma özgürlüğü olması gerektiğine inanmaktadır.

Ancak, öğrenciler arasında ortaya çıkabilecek bu tür istenmeyen hadiselerin, kolayca manipüle edilerek “Müslümanlar ve diğerleri” gibi mecraya sürüklenmesine karşı uyanık olmalıyız.

Dernek,  vakıf, cemaat veya parti adına sarf ettiğimiz söz ve amellerimizi, karşılaşılan her olumsuzlukta “Müslümanlara dönük” saldırılarmış gibi lanse etmeye çalışmak, öncelikle bir hak ihlalidir. Daha da önemlisi iktidar tarafından daha önce “Kabataş hadisesi’’nde de görüldüğü gibi provokatif amaçlarla kullanılmaya müsait bir zemini besleyecektir.

Dindar camianın yapı veya örgütlerine dönük saldırıları o yapılara dönük saldırılar olduğu için de eleştirebilir ve saldırıya uğrayan bu arkadaşlarımızla dayanışma içine girebiliriz.

Ancak öncelikle sorunun nereden kaynaklandığını doğru tahlil etmeliyiz.

Aksi takdirde Kur’an’da Musa (as) kıssasında anlatıldığı üzere “sırf bizden olduğu için” her kavgaya çağıranın yumruğu olmaya kalkışmak, sadece bu yapılara değil, kamuoyunda zaten yeterince yıpranmış “Müslüman” algısına da zarar verecektir.

Son söz olarak ta şunu söyleyelim ki; iktidarı gerekçe göstererek İslami değerlere ya da masum Müslümanlara dönük her türlü sözlü veya fiili saldırı karşısında bir an tereddüt etmeksizin misliyle karşılık vereceğimizden de kimsenin şüphesi olmasın.

Şüphesiz Allah işitendir bilendir.

SAÖP adına Sakarya Dayanışma Derneği 

 

Bir cevap yazın