2014_0228_28-subat28 şubat 1997, Müslüman mahallesinin siyasal tarihi açısından kırılma anlarından biri, özellikle de İslamcılık için. O tarihte gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlar, “postmodern darbe” anılan bir sürecin başlangıç anı olarak kabul ediliyor; başka bir açıdan baktığımızda ise, ‘28 şubat’ dediğimizde, bitiş düdüğünün çalındığı bir günden bahsettiğimiz söylenebilir.

28 şubat’ın neyi bitirdiği ve 28 şubat’ta neyin başladığı konularını hakkıyla değerlendirebildiğimiz kanaatinde değilim. Özellikle son yıllarda, o tarihi günde ilan edilen kararların ve akabinde gelişen sürece damgasını vuran fotoğraf karelerinin tekrar tekrar gösterilmesiyle hazırlanan mağduriyet örtüsü, birçok acı gerçeğin üzerini örterken; ne yazık ki yüzleşmemiz gereken ayna ile aramıza da bir perde örmüş vaziyette.

Gerçek şu ki, Müslüman mahallesi 28 şubat’ta ne dar bir Kemalist azınlığın silahlı ya da bürokratik oligarşisine yenildi, ne de darbeyi desteklemek için sivil cepheye sürülen silahsız kuvvetlere. Sincan’dan geçirilen tanklarla yapılan ince balans ayarı, bizim kendi nefsimize yenik düşmek için yetti de arttı ne yazık ki… Bugün, ‘beceremediniz, bırakın’ mesajı tek kişinin üzerinde somutlaştırılıyorsa da, aslında o gün, Müslüman mahallesinin kanaat önderlerinin genelinde hakim olan aynı akıldı, aynı tavırdı.

Kritik bir eşikte, o güne kadarki iddialarıyla sınanmak durumunda kalan öncü kuşaklar, darbe tehdidine karşı durmak ve hak, adalet ve özgürlük gibi en temel değerleri müdafaa etmek yerine, zımnen ‘işittik ve itaat ettik’ diyerek iddialarından vazgeçtiler. İşte tam da bu noktada, 28 şubat’ı ‘ikna odası’ olarak hatırlamaktan yanayım.

İkna odaları, döneme damgasını vuran zorba zihniyetin müşahhaslaştığı bir uygulamaydı. Üniversite sınavını kazanan başörtülü öğrenciler, kayıt sırasında bir ayrımcılığa uğrar, diğer öğrencilerden ayrılarak bir odaya alınır ve o odada, kendisine eğitim hayatına başörtülü devam edemeyeceği bildirilmekle kalmaz, başını açma dayatmasıyla karşı karşıya bırakılırdı. Bu gerçekten lanetlenesi bir zulümdü, fakat bunun kadar travmatik bir ikna süreci, Müslüman mahallesinin içinde yürütüldü. Başörtüsü yasağı başta olmak üzere birçok hak ihlalinin ve mağduriyetin müsebbipleri değilse bile uygulayıcıları ne acıdır ki, Müslüman mahallesinin kendi sakinleri arasından çıktı. İşte bu yüzden, 28 şubat süreci malumun ilamı da sayılabilir.

“İkna odası”nı 28 şubat sürecini anlamak ve anlatmak için iyi bir metafor olarak görüyorum. O süreçte, Müslüman mahallesi, büyük bir ‘ikna odası’na alınmış gibiydi. Genelde Müslüman mahallesi, özelde Türkiye İslamcılığı, o süreçte alındığı ikna odasından, kendisini o odaya alanları, hem yerel hem de küresel sistem için bir tehdit oluşturmadığına ve oluşturmayacağına ikna ederek çıktı. Tabi ki bu soyut bir süreçti. Doğrudan kurulan diyaloglardan ziyade yapılan ve yapılmayan hareketler, alınan siyasal pozisyonlar, getirilen özeleştiriler ve kurulmak istenen yeni dil, söylem ya da eylem pratikleri, ortada hem kendini hem de karşısındaki ikna etmeye çalışan bir sürecin yaşandığını gösteriyordu. Sonuçta, Müslüman mahallesi o gün, ‘devletsel dönüşüme’ girmeyi kabul etmiş oldu. Bu taahhütün de etkisiyle 28 şubat’ta, ne siyasal bir direniş ne de toplumsal bir muhalefet örgütlenebildi; bilakis direnmeyi tercih edenler mahalle baskısıyla karşılaştı, zaman içinde yalnızlaştırıldı ve güç sahipleri karşısında kendi başlarına bırakıldı.

Kısa sürede mahalleyi saran bozgun havası, bir avuç azgın azınlığın tahakkümüne boyun eğilmesine yol açtı. Başka bir düzen iddiasıyla sınanan Müslümanların, mevcut düzenle esaslı bir hesaplaşma iradesinden yoksun olduğu anlaşıldı. Dahası, bu niyetten vazgeçildiği de anlaşılıyordu. Bundan dolayı ‘bin yıl süreceği’ iddia edilen 28 şubat’ın sahiden de bittiği söylenecekse, bundan çıkarmamız gereken en kritik sonuçlardan biri; değil bin yıl, on yıl sürmesine dahi gerek kalmadığıdır.

28 şubat, yapımcıları açısından amacına ulaşmış bir süreç olmuştur. Bir dönem, adil bir dünya düzeni talebinin yankılandığı Müslüman mahallesinin sokaklarında, bugün tek adam düzenine biat etmiş kapıkulları dolaşıyorsa, ‘28 şubat’a neden ihtiyaç duyulsun ki?

Yıllar önce ‘sultanlara karşı imamların’ ibretlik örnekliklerini okumuş kuşaklar ve onların yetiştirdiği nesiller, bugün yükselen yeni ‘saray’da bir oda kapmanın telaşına kapılmışsa, ‘28 şubat’ niye devam etsin ki?

Makamın, mevkiinin ve iktidarın putlaştırıldığı bir düzende, adalet ve özgürlük gibi ilkeler güç ve konjonktür tanrılarına kurban edilirken; 28 şubat sürecinin düzen kurucuları, yeni üniformalarıyla oyuna dahil olmaktan kıvanç duyan bu oyunculardan neden rahatsızlık duysun ki?

İşte bu sorulara verdiğim cevaplardan dolayı, sadece bitenin 28 şubat’ın bittiğini düşünüyorum. 28 şubat’ta bitenin ne olduğu meselesini ise sürecin kendisi kadar önemli bir mesele olarak kabul ediyorum ve ‘28 şubat’ı, ilkeleri konjonktöre ayarlı İslami yapıların restorasyona alınmayı kabul ettiği bir dönüm noktası olarak işaretliyorum. Çünkü aradan geçen yıllar, bize o gün yaşanan kırılmanın büyüklüğünü ve derinliğini daha yakından görme imkânı sunmuş oldu.

Kanaatim şu ki, Müslüman mahallesi, bugün itibariyle düzene kısmen ve yalnızca rengini verebilmişse de, özüne temas edememiş; buna karşılık kendi özüne onun tüm hastalıkları  sirayet etmiştir. 28 şubat sonrasındaki süreç ise, bize yeni bir düzen kurma iddiasında olanların, aslında düzeni kendi lehine yeniden kurma çabasına giriştiğini görmemize imkân vermiştir.

Yerel ve küresel siyasi-iktisadi düzenin ifsad edici örgütlülüğüne karşı ilkeli, ahlaki ve adil bir tavır ve mücadele geliştirmek yerine, mevcudun korunarak devamlılığına katkı verilmesi, ortaya ibretlik bir vaziyet çıkarmıştır. Bu vaziyet, 28 şubat sürecinden doğru dersler çıkaramamanın trajik sonucudur. Şüphesiz bundan da çıkarılacak birçok ders vardır.

Beytullah Emrah Önce

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir