2014_1011_savasTürkiye, aslında uzun süredir Suriye ile örtük bir mücadele içinde. Bu, herkesin bildiği “sır”lardan biri… İki devlet arasında cereyan eden ve en kötü ihtimalde açık bir çatışmaya yol açabilme potansiyeli taşıyan söz konusu mücadele, yeni bir aşamaya yaklaşmış görünüyor.

Konuyla ilgili son haberler, bu aşamanın başımıza büyük bir bela açmaya aday olduğunun işaretçisi. Her ne kadar geliştirilen son askeri sürecin hedefi, IŞİD’e karşı mücadele gibi görünse de, aslında Türkiye’nin “tampon/güvenli” bölge talebinin, doğrudan Suriye’nin içine doğru bir kara harekâtı anlamına geldiği malum. ABD-Rusya arasındaki güç savaşımı ise şimdilik böylesi bir operasyona yeşil ışık yakmıyor. Bölgedeki çoklu hesapların ve ardı arkası kesilmeyen karşılıklı hamlelerin, mevcut felaketin devamını sağlayarak; halkların yaşadığı insani trajediyi büyütmekten başka bir sonuç vermediği ise ortada.

Krizin sürdüğü bir vasatta Türkiye ile ABD arasındaki süregiden pazarlığın bazı ayrıntıları da belirmeye başladı. Güvenli ve tampon bölge konusunda henüz tam bir anlaşma sağlanamasa da, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf, “Türkiye Suriyeli ılımlı muhaliflere eğitim ve ekipman desteği vermeyi kabul etti. Bu kapsamda ABD Savunma Bakanlığı’ndan planlama ekibi, askeri kanallar yoluyla planlamalar yapmak için gelecek hafta Ankara’ya gidecek” şeklinde bir açıklama yaptı.

Görüşmeler devam ederken, ABD Başkanı Obama’nın IŞİD’e karşı küresel koalisyon için özel temsilcisi olarak atadığı askeri ve bürokratik temsilciler, Ankara’da çeşitli temaslarda bulundu. Varılan ilk mutabakata göre 2 bin Suriyeli muhalifin IŞİD ile savaşmak üzere Türkiye’de eğitileceğinden bahsediliyor. Kimi iddialara göre bunların arasında PYD mensupları da olabilir, lakin bu iddia pek gerçekçi görünmüyor.

Burada dikkate alınması gereken asıl mevzu, ABD ile tam bir askeri işbirliği yapılmaya başlanması, zaten Amerikan üssüne çevrilmiş bazı bölgelerin, tamamen askeri amaçlı kullanıma açılması… Bunun bölgenin geleceğini tamamen bir savaş stratejisinin parçasına dönüştüreceği unutulmasın. Tabi işin için de NATO da var. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de bir süre Türkiye’de bulundu, üst düzey görüşmeler yaptı. Gerek ABD gerekse NATO yetkililerin, Suriye’deki muhalif örgütlerin temsilcileriyle görüştüğü de belirtiliyor.Ayrıca ABD, İncirlik üssünün kullanıma açılmasını talep ediyor.

İktidar kanadı, bu tür bir talebin ancak Suriye’de rejime yönelik daha bütüncül bir müdahale stratejisinin parçası olarak karşılanabileceğini ifade ediyorlar. Yine de İncirlik üssünün kullanılması teklifinin kabul edildiği, ABD kanadından gelen son resmi açıklamalardan anlaşılıyor. Bu şaşırtıcı sayılmamalı; çünkü son Irak ve Suriye tezkerelerinin bu tür bir ihtimali gerçekleştirmek üzere çıkarıldığı zaten biliyordu… Oysa ABD ile, NATO ile birlikte izlenecek stratejilerin, zaten büyük bir yıkım, kaos ve insani trajedi yaşayan coğrafyamızın acılarını daha da derinleştirmekten başka bir sonuca yol açmayacağı, tarihsel tecrübeyle sabit değil mi?

Anlayacağınız, son gelişmelere bakılarak, bölgede bir süredir örtük şekilde cereyan eden mücadele sürecinin; Türkiye’nin de sözlü ve fiili ısrarıyla, ciddi bir savaş riski doğurabileceği belirtilebilir. Bunun iç gündeme nasıl yansıyabileceği konusunda son bir ayda, özellikle de son bir haftada yaşananlara bakarak bazı fikirler edinebiliriz.

Suriye krizinin başladığı günden bugüne yoğun bir sığınmacı nüfusu barındıran ve son bir ayda Kobane’yi hedef alan IŞİD saldırılarıyla birlikte ani bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalan şehirler, hızla sosyal bir patlamanın eşiğine yaklaşıyor. Mevcut sorunlara yenilerinin eklendiği bu kaotik ortamda, kapalı kapılar ardında yürütülen ve toplumun bazı belirsiz pazarlıkların nesnesi haline dönüştürüldüğü çözüm sürecinin getirdiği belirsizlikler ve beraberinde getirdiği çatışma alanları da maalesef doğru tahlil edilemiyor. Haliyle durumun vahametiyle her açıdan yüzleşmek ve acil önlemler geliştirilmek için ne yazık ki yine çok geç kalınıyor.

Son dönemde tedbirlerin yeniden güvenlik odaklı alınması, hatta son olayların ardından Meclis’e yeni bir güvenlik paketinin geleceği iddiaları, son bir yıldır geliştirildiği iddia edilen çözüm sürecini de ciddi şekilde riske sokuyor, varlığını sorgulanır hale getiriyor. Bunda, hem Türkiye hem de Suriye için belirlenen politikaların en temel parametresinin Kürtler olmasının payı var şüphesiz… Oysa, Kobane’de baş gösteren kriz, barış odaklı bir politikayla birlikte değerlendirilebilse, hem karşılıklı güvenin tesisi hem de çözümün sağlanması gibi kazanımlara yol açabilecek potansiyeli haiz. Şimdilik bu konuda çok geç kalınmadığını temenni etmekten başka bir şansımız da maalesef yok.

Burada unutulmaması gereken bir durum var; kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşmasını beklediğimiz sorun, Kürtler nezdinde “iç” ve “dış” politika ayrımı yapılacak türden bir sorun kesinlikle değil. Suruç için ayrı, Kobane için ayrı bir politika sonuç vermez, aksine ters teper. Dolayısıyla devlet ve siyaset kurumları, konuyla ilgili politika geliştirirken, bu gerçeği mutlaka göz önünde bulundurmalı. Şayet Türkiye’deki devlet ve iktidar yapısı, Kürtlerle meselesini barış, kardeşlik ve adalet temelinde çözecek bir vizyonu bir an önce kamuoyuyla açık ve net biçimde paylaşmaz, yol haritasını açıklamaz da; Suriye ile başlattığı mücadeleyi bir sonraki aşamaya sürüklerse, nasıl bir felaket yaşayabileceğimiz, bir haftada ateş topuna dönen şehirlerimize, kaos ortamında yitirdiğimiz masum canlara bakıldığında açıkça görülebilir.

Böyle bir bedeli daha fazla ödemek istemiyoruz. Siyasetin bu talebi mutlaka duyması şart.

Toplumsal dinamiklere ve sivil hareketlere düşen sorumluluk da; bu barış, adalet ve özgürlük talebinin ısrarcı takipçisi olmak ve ‘halkların kardeşliği”nin laftan ibaret kalmadığını gösterecek inisiyatifleri dayanışma içinde geliştirmektir; üstelik sadece ülkemiz için değil, bölgemizin tamamı için…

Kabul etmek gerekir ki, bölge halklarının kaderi birbirinden bağımsız değildir.

Birinin hayrı için bir diğerinin felakete uğramasına göz yuman hiçbir çözüm de söz konusu olamaz.

Bu coğrafya hepimizin evi. Bir odasında yanan ateşin, diğerine dokunmaması mümkün değil…

O halde, her yanımız yangın halindeyken; geçmişin acılarını ve karanlığını yeniden bugüne çağıran fitnebazların ve tuzak kurucuların kol gezdiği bu puslu ortamı aydınlık bir geleceğe taşıyabilmek için, herkes elini taşın altına gücü nispetince koymak zorunda. Barış talebi, devlet ya da muhatap aldığı örgüt temsilcilerinin tekeline bırakılamayacak kadar hayati ve değerli. Aynı şekilde bölgesel barış talebi de, bölge devletlerinin ya da uluslar arası güçlerin stratejik hesaplarına ya da dengelerine terk edilemeyecek kadar önemli… Bunun için sorumluluk duygusuyla hareket edilmesi şart. Bu tür bir sorumluluk, NATO konsepti içinde geliştirilen ve tüm bölgeyi cehennemi bir çukurun dibine doğru iyice çekme potansiyeli yüksek son askeri gelişmelere karşısında da gerekli.

Yaklaştığından korktuğumuz büyük bir felaketin işaretleri belirmişken, kesinlikle seyirci kalma zamanlarında değiliz…

BEYTULLAH EMRAH ÖNCE / Platform Haber

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir