Stratejik gaflet

2014_1011_kobane-haritaÖnceki yazılarımızda da defalarca belirttiğimiz üzere AKP’nin Ortadoğu siyasetinin bağımsız değişkeni “Kürdistan” meselesidir

Bu sadece AKP için değil önceki hükümetler için de böyle olmuştur.

Cumhuriyetin kuruluşunda; “yeni bir devlet”le, yeni bir “Türkiye” başlangıcıyla beraber Kürt halkının asimile edile-bile-ceği, Siyasal Kürtçülüğün ise tasfiye edileceği inancı, o günden bugüne, devlet aklının değiştirmeyi hiç düşünmediği kurucu paradigmanın bir parçası olmuştur.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürdistan’a ilişkin siyasetin stratejisi “genel kurmay”da belirlenmiş; hükümetlerin önüne konulan alternatif planlar kamuoyuna “B” planları olarak sunulmuştur.

AKP, soğuk savaş sonrası merkezinde “ordu”nun olduğu “ yeniden yapılanma süreci”nin ve Özal’ın varisi olduğu ve kendini bu miras üzerinden kodladığı için, Kürdistan meselesinde devlet parantezinin dışına çıkamadı; çıkmak gibi bir iradenin de hiçbir zaman sahibi olmadı.

“Çözüm süreci” olarak ortaya konan plan da PKK’yi silahsızlandırmak, gerillayı sınır dışına çıkarmak ve Kürt siyasetinin elinden temsiliyeti alarak hükümete yakın bir “Kürt siyaseti”kurgulamaktan, bunun için de zaman kazanmaktan ibaret idi ve bizde baştan beri eleştirilerimizi buradan yaptık (1)

Suriye meselesine T.C.’nin dahil oluşu da -yine baştan beri iddia ettiğimiz gibi- Esat’sız bir Suriye’de yeni bir iktidar oluşurken ortaya çıkacak denklemde Kürt siyasetinin ağırlığını azaltmak, mümkün olursa “sıfırlamak” kaygısıyla motive oldu.

Hesap; Rojava’da siyasal muhalefeti militarize ederek, Esat güçlerinin Kürt halkının üzerine saldırmasının ve bölge halkının Türkiye’ye akın etmesinin koşullarını oluşturmak ve bunu Rojava’ya müdahale için bir gerekçeye çevirmekti.

T.C. Hükümeti; 2011 Ekim’indeki Mişel Temo suikastından itibaren, Kürt siyasetini terörize etmek ve muhalefeti İhvan merkezli “geçiş hükümeti” etrafında örgütleyerek Kürtleri bu senaryonun dışında tutmak için tüm imkanlarını kullandı.

ABD’nin çizdiği genel stratejinin içinde, kendisine bırakılan inisiyatifi bu yönde kullanması sonucunda bölge bir terör sarmalına girdi ve AKP hükümeti alan üzerindeki kontrolünü tamamen yitirdi.

Ancak sürecin IŞİD’in Baas’la işbirliği yaparak Musul’u ele geçirmesiyle yeni bir aşamaya evrilmesi üzerine AKP Hükümeti yeniden alandaki “örtülü” ilişkileri bu yönde harekete geçirmekte tereddüt etmedi.

“Stratejik derinlik” kurgusunun, “Biz de büyük oynayacağız” iddiasının ardında geliştirilen;“ABD’nin, Suudilerin alanda -silahlı örgütler, El Kaide üzerinde- etkisi, ilişkisi varsa bizim gibi büyük bir devletin neden olmasın” gibi bir meşruiyet temelinde geliştirilen yeni irtibatlar, -devletin/ordunun da bilgisi dahilinde olmak üzere- geleneksel irtibatların ötesine taşındı ve bunun için de “Milli İstihbarat”ın kullanılması gündemleşti.

Önce Suriye’de sonrasında Irak’ta silahlı örgütlerle; önce İhvan ve Türkmenler, ancak bunların yeterli olmaması üzerine özellikle Çeçenistan savaşı döneminden beri Türkiye’de kontrol altında tutulan “Çeçen”ler üzerinden El Kaide unsurlarıyla dolaylı ve örtülü ilişkiler geliştirildi.

Devlet aklı’nın “Misak-ı Milli”nin -Musul, Kerkük’ün- yeniden ihyası üzerinden ikna edildiği, mutabık kalınan bu cüretkar plan, bu gün de hiçbir ahlaki ilkeyi gözetmeksizin ısrarla bölgeye dayatılmaya devam ediyor.

Ancak sorunun Ortadoğu siyasetinin ötesinde, daha acil ve vahim bir yönü daha var.

Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi (2), kendisini iktidara taşıyan ittifaklarını yitiren Erdoğan’ın kendisi açısından ölüm kalım savaşı haline gelen kişisel iktidarını korumak için yapabileceklerinin ima ettiği tehlike ile karşı karşıyayız.

Erdoğan ve kurmaylarının, eskilerinin yerine kurmaya çalıştıkları yeni ittifakın; çözüm sürecinin devletin beklediği sonuçlara ulaşamamasından rahatsız olan “ordu” ile yine yitirilmek istenmeyen “milliyetçi” kamuoyu üzerinden kurgulanma çabaları; bunun için de “Büyük Türkiye”ci bir siyaseti “Türkçü”, “ulusalcı” çevrelerle bir ortak paydaya, bir zorunlu ittifak ilişkisine dönüştürme gayreti Kobani sürecinde belirginleşmeye başladı.

Gezi olayları sonrası hızlanan iktidarın meşruiyetini yitirmesi sürecinde yeni ittifaklar kurma telaşıyla yapılan zikzakların, temelde “Ne pahasına olursa olsun iktidarın yitirilmemesi” gibi bir iç tutarlılık çerçevesinde geliştiğini unutmamak lazım.

Erdoğan’ın ve hükümetinin IŞİD ile PKK’yi eşitleyen bir dil kullanmaları, Kürtlerle potansiyel bir çatışmayı hesap ettiklerini ve bu çatışmayı, mevcut iktidarı en azından 2015 seçimlerine kadar konsolide etmek için kullanma niyetinde olduklarını gösteriyor.

Bölgede ise İlim/Mustazaflar hareketi ile PKK kitlesini birbirine düşürmek gibi alçakça bir planın yürürlüğe konulduğu çok açık.

Önümüzde toplum içinde çatışan ve çelişen onlarca fay hattının tetiklenerek ortaya çıkacak bir “kontrollü kaos” haliyle halkın sindirilmesi ve Erdoğan iktidarına mecbur hale getirilmesi gibi stratejik planlama söz konusu ise bunun ancak vahim bir “stratejik gaflet” olabileceğini belirtmemiz lazım.

1- “Misak-ı Milli Kürdistanı “ http://platformhaber.net/?p=18506

“Bizim çocukların Davutoğlu konsepti “ http://platformhaber.net/?p=15230

2- http://www.islamianaliz.com/yazarlar/kadrican-mendi/pasif-devrimden-duzenin-yabancilasmasina-akp/126/

Bir cevap yazın