Kobani Kuşatmasıyla Biriken Öfke

2014_1011_kobane

Kobani’nin İŞİD saldırısına maruz kalması ile Kürt sokağı bir daha hareketlendi. Bunu garip karşılayacak birçok siyasi analist var karşımızda. Coğrafyanın sürekliliğini ve kültürel bütünlüğünü işlerine geldiğinde öne çıkartan bu analistler, yanıbaşlarında razı olmadıkları bir siyasal temsiliyet belirince, sınır ötesinin burasıyla ilişkisizliğini öne çıkaran bir argümantasyona yönelebiliyorlar. Bu gariplik bir kenarda dursun.

Kobani niçin Kürt Sokağını hareketlendiren bir gelişmeye dönüştü? Bunu anlamak için önce Kürt kamuoyunun bu saldırıyı nasıl anlamlandırdığını görmek gerekiyor.

Kobani saldırısı, başlangıcından beri yakından izlenen bir gelişmeydi. Rojava deneyimi, PYD liderliğinde elde edilen statü ile kendini yönetme iddiasının mümkünlüğünü gösteren bir örneğe dönüşmüştü. Suriye kriziyle doğrudan bağlantılı bu süreç, sadece PYD’nin değil etraftaki bütün güç gruplarının ve devletlerin kriz içerisinde yürüttükleri reel-politikçi stratejilerin sonucuydu. Daha önce medeni haklarını kullanma serbestiyeti olmayan yüzbinlerce kürdün yerleşik olduğu bir coğrafyada, PYD’nin Esad ve Muhalifler arasında gözettiği dengeyle geçici fakat teyit edilmemiş, kendiliğinden bir statü kazanıldı.

Bu statü kazanma sürecinin ahlaki-politik eleştirisini yapmaya yönelen epey tutum var etrafta, fakat Suriye krizinde baştan beri fırsatçı davranan devletlerin arkasına yedeklendiklerini göz ardı ediyor bu tutumlar. Ahlaki-politik eleştirilerini PYD’ye karşı işletirken; muhalefeti dışarıdan militarize etmekle başlayarak gayet fırsatçı davranan, reel-politikçi stratejiler işleten devletlerin tutumlarını ahlaki bir politika olarak yutturmaya çalışabiliyorlar. Bu gariplik de bir kenarda dursun.

Kürt kamuoyu bu gariplikleri yakından izledi ve Kobani saldırısı ile barış sürecindeki belirsizlik birbirini besleyen gerilimler üretti. Ayrıca, barışa niyetlendiğini söyleyen devletin bu niyetle uyuşmayan tutumları karşısında aldatılıyor olma tedirginliğini hissetti.

Rojava deneyimi şu ya da bu şekilde kazanılmış bir statünün göstereniydi ve aynı zamanda kendini yönetme iddiasının gerçekliğine dönüşmüştü. PYD’nin bölgede iktidarını kurarken Barzani eksenindeki siyasal grupları etkisizleştirmesi ile saf anlamıyla PKK’nin iddialarına uyumlu bir siyasal-toplumsal deneyim alanı oluşmuştu. Deneyim etrafında üretilen romantizme mesafe alsak bile, bu deneyimin hem uluslararası sistemden hem çevre devletlerin onayından kısmen bağımsız geliştiğini görmeliyiz. Tamda bu nedenle Kobani’ye saldırı başladığında, Kürt kamuoyu bunu diz çöktürme ve uluslararası sisteme ve komşu devletlere muhtaç kılma girişimi olarak yorumladı. Öfkenin bir nedeni bu.

Başka bir neden ise Türkiye’nin bu statü kazanma girişimine karşı baştan beri muhalefet ediyor olması. Diplomatik alanda ve Türkiye’nin iç kamuoyuna okunan hükümet mesajlarında sürekli olarak “kabul edilemezlik” tutumuyla anıldı Rojava deneyimi. PYD’ye karşı önce Arap muhalefetinin şimdi İŞİD’in kışkırtıldığı düşünüldü. Burada bu düşüncenin doğru olmasından daha önemli olan sokaktaki bu algının hükümet tarafından umursanmaması ve aksine bu algıyı pekiştirecek umursamaz bir söylemin sürekli kullanılması. Doğal olarak, şüphesinin doğrulandığını düşünen kürt kamuoyu(şunu da hatırlayalım ki, 49 rehinenin serbest bırakılması ve Kobani saldırısı ardarda gerçekleşti-bu iki olgu da hükümetin söylemlerinin etkisiyle neden sonuç ilişkisi içinde yorumlandı), kendi çabasıyla edindiği statünün elinden alınmak istendiğini düşündü.

Öfkenin başka bir nedeni ise barış sürecinin belirsizliği. Zaman zaman ilerleme belirtilerine rağmen süreç çok yavaş işliyor ve şeffaf değil. Verilen sözler, öngörülen aşamalar, nihai statüler açıklanmıyor, bunlar tamamen liderlerin kararlılığına ve gücüne bağımlı kılınmış görünüyor. Kürt kamuoyu bu durumun kendisini çokça endişe verici buluyor ve özellikle PKK tabanı, liderinin elini zayıflatmamak için aralıklı olarak devleti zorlayacak bir eylemliliğe kendini mecbur hissediyor. Devlet tarafından bir daha ihanete uğrayabilecek olmanın tedirginliğini üstünden atamıyor. Bu durum karşısında Öcalan’ın kararlılığı bile onun liderliğini risk altına sokabilen bir duruma dönüşüyor. Görünen o ki, PKK’yi barışa ikna eden devlet kendini barışa ikna edemediği için bir sonraki aşamaya geçmek istemiyor. Statü müzakerelerinden öte temel hakları bile pazarlık konusuna dönüştürerek hâkim güç olduğunu göstermek istiyor. Buna karşın, devleti marjinalleştirmeye yönelen sokak eylemliliği kendi gücünü sergileyerek devleti baskı altına almak istiyor.

Buraya kadar andığım durum Kobani’nin kuşatılmasından bağımsız olarak uzun süreli öfke besleyici etkenlerdi. Fakat son bir ay içinde kuşatma ile beraber yerinden edilen Kürt nüfusun sınır geçerek Suruç’tan içeriye akması yeni bir tanıklığı ortaya çıkardı. Kobani’nin gözle görülür mesafedeki yakınlığı nedeniyle kuşatmanın dehşeti her an seyredilebiliyordu. Mültecilerin dramı ve kuşatmanın seyri her gün sahadan yeni ve can yakıcı bilgilerin gelmesini sağladı. Bu hikâyeler sadece Kobani sınırındaki kesimle sınırlı kalmadı, sosyal ve politik ağlar üzerinden bütün Kürtlerin gündemine düştü. Alandan gelen hikâyeler temelde iki unsur etrafında birikiyordu: çaresizlik ve direniş. Bir taraftan konvansiyonel ordu silahlarını Musul’dan Kobani’ye kadar getiren büyük bir orduyu bütün dünya güçleri seyretti ve Kürtlerin kendi çabalarıyla kazandıkları statünün ellerinden alınması için savaşa izin verdi. Diğer taraftan konvansiyonel ordu gücüne karşı küçük silahlarla direnen ve küçücük bir kasabayı yirmi günü aşkın şekilde koruyabilen bir direniş hikâyesi buna eşlik etti. Yakınlığına rağmen el uzatılamayan bir kasabanın kuşatılışı ve mültecilerin yerinden edilmesini durduramıyor olmak çaresizliği hissettirirken gerilimi arttırdı. Buna karşın yanı başındaki direnişe katılamama durumu çaresizliğin daha yoğun hissedilmesine neden oldu.

Biriken gerilim ve öfke bir yerde patlayacaktı. Bu bekleniyordu. Hatta Kürt siyasi aktörler de oluşan çaresizliği bir şekilde ya açıklayacaklardı ya da bu çaresizliği aşamaya yönelen bir eylem hattı önereceklerdi. Kobani için eylem çağrısı bu düzlemde gerçekleşti. Doğal olarak, barış sürecini ilerletmeyen ve Rojava’da kazanılan statüyü kırmaya çalıştığı düşünülen devlet tepkilerin odağında yer alacaktı. Fakat sokak hareketliliği bir kere başladıktan sonra kendi başına bir güce dönüşebiliyor ve daha önce var olan çeşitli gerilim hatları bu hareketliliğin yöneldiği başka odaklar olabiliyor. Kitle kendi gücünün durdurulamazlığını hissettikten sonra siyasi aktörler ve yönlendiriciler tarafından da kontrol edilmesi güçleşen bir ivme kazanabiliyor. Bu arada eylemliliğin yüklenici unsuru olan PKK tabanının da homojen olmadığını ve siyasi kontrole karşı kendi inisiyatifini kullanma imkânı arayan birimler içerdiğini de unutmamalıyız. Hatta savaş kaynaklı göçler, kentsel yoksulluk ve yeni gençlik kültürünün ilginç bileşimlerini göz önünde bulundurmalıyız.

Kürt siyasetini takip edenlerin uzun süredir patlayabileceğini tahmin ettikleri başka bir gerilim hattı, PKK-Hizbullah çatışması ihtimali, biriken öfkenin kontrol edilemez bir sokak hareketliliğine döndüğü anda yeniden gündemimize girdi. 90’lı yılların henüz sonlandırılmamış ve helalleşmeye erdirilememiş bakiyesi, bir iç çatışmanın ateşleyicisi oldu. Kobani eylemlerinin başlangıcına kadar Hüda-Par’ın tüzel kişiliğinin uğradığı saldırılar bir şekilde tolere edilebiliyordu, alışılmış bir boyutu bile vardı, fakat bu eylemlerle beraber kitlenin kontrolsüzlüğü gibi görünen akışlar, öngörülemeyen can kayıplarına neden oldu. İlk can kayıplarından sonrasıysa, o an için, asla doğrulanamayacak hikâyeler üzerinden tarafların birbirine dair anlattığı vahşet hikâyelerinin yönlendiriciliğiyle geçen bir süreç oldu. Ve bu evre kendi gücünü bulan sokak hareketliliğinin öfke ve hınç saikiyle ilerlediği bir evreydi.

Bize 90’ların PKK-Hizbullah çatışmasını can yakıcı şekilde hatırlatan bu kitle hareketliliği başlamadan önce olup biten bazı şeyleri bugün yeniden hatırlatmak gerekiyor. Benzer bir süreci bir daha yaşamamak, topluma bu ağır faturayı bir daha ödetmemek için bugünden itibaren alınması gereken dersler var. Kaldı ki bu çatışmanın Kobani’de yaşanan insani dramın önüne geçmesi, muradının aksine ilerleyen bir eylemlilik hattı oluştuğunu gösteriyor. Sokak hareketliliklerinin kontrolündeki zorluklar, siyasi basiretsizlikler ya da operasyonel bir dış aklın yönlendiriciliği gibi unsurlar üzerinden bu çatışma açıklanabilir fakat hiçbir şekilde kürt toplumunda insanın/canın değersizliğini unutturacak bir açıklamayı tercih etmemeliyiz.

Sonlandırmadığımız nefretler, hesaplaşmadığımız geçmişimiz ve kabullenmediğimiz komşuluklarımız bizim siyasal söylemlerimizi belirliyor. Kendi komşusunun hikâyesi, mağduriyeti ve gerçekliği ile karşılaşmayıp, kendi hikâyesini ve mağduriyetini orada sınamayan siyasal söylemler, geçmişten gelen nefreti ve öfkeyi işlevselleştirerek konumunu korumaya çalışıyor. Bir tarafta HDP/DBP, bütün gerçekliği aşarak “içimizdeki işidçiler”i işaret eden söylemleriyle toplumun bir kısmını kendi komşularına düşmanlaştırdı, kendi şemsiyesi dışındaki bütün İslamcıları bir torbaya doldurdu ve dış saldırgan ile iç düşmanı bir mevzide toplayıp konuşmayı imkânsızlaştırdı. Diğer taraftaysa Hüda-Par, toplumun büyük kesiminde kendisini dışlayan algıyı ve soruları önemsemeyip, hakkında üretilen algıyla hesaplaşmanın gerektirdiği olgunluğu göstermedi ve siyasi rakibini neredeyse sömürgeci bir güç gibi tanımlayarak kendi toplumuyla arasına giren mesafeyi normalleştirdi. İki partinin tabanlarını da kattığı bu konumlanma hali gerilimi süreklileştirerek yeni riskleri gündelik hayatın içine yerleştirdi. Yukarıda devam eden bir siyasi gerilim, aşağıda-gündelik hayatın içinde her an yeniden hatırlanan bir geçmiş hikayesini, hıncı ve öfkeyi diri tuttu.

Çevre coğrafyada yaşanan herhangi bir gerilimin ve biriken öfkenin bir iç çatışmaya dönüşmesini sağlayan şey, siyasal aktörlerin bu tarihsel gerilimleri bitirme yönünde inisiyatif almamalarıdır. Bu ihtimal bundan sonra da var. Bütün güçsüzlüğüne rağmen arabulucu aktörlerin varlığı bu tür gerilimlerde umudu korumamızı sağlıyor ama siyasi liderlerin bugüne kadar helalleşme için yeterli gayret göstermemiş olmaları, iç çatışma ihtimalini önemsememeleri, eleştiriyi öncelikle içeriye yöneltmemiz gerektiğini gösteriyor.

Kobani’den gelen mülteciler daha önce zorunlu göçle yerinden edilmeye tanık olmuş Kürtlere, geçmişlerini yeniden hatırlattığında ilk başta bütün siyasi aktörler yardım organizasyonlarıyla seferber olmuştu. Fakat Kobani’ye destek amacıyla devleti sıkıştırmaya yönelen eylemlilikler amacından farklı bir işlev görüp iç çatışmayı hatırlatan bir mahiyete bürününce, mülteciler etrafında büyük oranda birleşen Kürt kamuoyu tekrar parçalandı. Devletin kararsızlığına ve pazarlıkla hak tanıma tavrına yönelmesi gereken enerji toplumu tüketen bir işleyişe evrildi. Bu durumun başka krizlerde tekrar etmesi muhtemelken, Kürtlerin Kürtlerle helalleşmesini sağlayacak bir hesaplaşmayı soğukkanlılık ve basiretle başlatmaktan başka çare yok. Siyasi aktörler, bulundukları konumun gereği olarak helalleşme için risk almak mecburiyetindeler. Tabanlarının bir kısmı onları suçlamaya ve yalnızlaştırmaya yönelebilir fakat bu sürecin şahidi toplumun kendisi olacaktır ve helalleşme çabasına karşılık vermeyenin güvenirliliği sarsılacaktır.

Sinan Kızılkaya

Kaynak: http://hatiravearzu.blogspot.com.tr/

Bir cevap yazın