Kurumsallaşmamış Devlet ve Paralel Savaş

17 Aralık’ta cemaatin AKP’ye yolsuzluk operasyonuyla indirdiği darbeden sonra iktidar partisi de cemaate dönük büyük hamlelerine başladı. Polis müdürleriyle başlayan tutuklamalar genişliyor, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde duymaya çok alıştığımız yeni operasyon dalgaları önümüzdeki günlerde devam edecek gibi görünüyor. Cemaatin özellikle yargıdaki uzantılarının da bu operasyonlara dâhil edileceği bekleniyor. Bu tutuklamalarla birlikte cemaatin 17 veya 25 Aralık’ta AKP’yi iktidardan indireceğine, öyle olmasa bile iyice zayıflayacak hükümetin 30 Mart yerel seçimlerinde büyük oy kaybına uğrayıp sonrasında da iktidardan düşeceğine kesin inanmış olduğu ortaya çıktı. Başarısız olmaları halinde, yani AKP’nin hala güçlü bir biçimde iktidarda kalması durumunda neler yapacaklarına dair bir B planlarının olmadığı görüldü. Oysa bir iktidar savaşına giriyorsanız ya bu savaşı kazanırsınız ya da siz kaybederseniz ve kazanan bu savaşın bedelini size ödetir. Nitekim AKP MİT müsteşarının ifadeye çağrılmasından bu yana cemaatle sürdürdüğü iktidar savaşını kazanmış görünüyor ve şimdi de kaybedene bu cüretinin bedelini ödetiyor.

Aslında bu toprakların tarihi birbirleriyle iktidar savaşına giren kişilerin ya da grupların mücadeleleriyle ve kazananların kaybedenlere ödettiği bedellerle doludur. Asya’nın despotik devlet geleneğinde güç ve iktidar tek bir hükümdarın elinde temerküz eder. Bu hükümdar da elinde tuttuğu iktidarı maaşlı bürokratları aracılığıyla kullanır. O yüzden doğu toplumlarında devlet hep ele geçirilebilir bir yapı olarak algılanır. İktidar kurumsallaşmamıştır ve kendisini kurumlar aracılığıyla değil kişiler aracılığıyla devam ettirir.

Asya’nın despotik devlet geleneğinin en kemale ermiş biçimi olan Osmanlı İmparatorluğunda da iktidar her zaman bir padişahın tekelinde kaldı ve hiçbir zaman kurumsallaşmadı. O nedenle Osmanlı’da taht ve iktidar kavgaları hiç bitmedi. Kimi zaman bürokrasi içerisindeki gruplar, kimi zaman şehzadelerin anneleri ve saraydaki cariyeler ve çoğu zamanda şehzadeler iktidarı kendi eline geçirmek için iktidar savaşlarına giriştiler. Her savaşın bir kazananı ve bir de kaybedeni oldu. Kaybedenler bu mağlubiyetlerinin bedelini hep ağır bir şekilde ödediler. Katledilen şehzadeler, öldürülen padişahlar, sadrazamlar, vezirler bu iktidar savaşlarını kaybedip bedelini ödeyenlerdi. Bütün bu savaşlarda değişmeyen tek şey Osmanoğulları hanedanıydı. Çünkü şehzadeler dışında iktidar savaşı verenlerin hepsi devşirmeydi ve hanedanı ele geçirecek bir soyları yoktu. Nihayetinde 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla İttihat ve Terakki Abdülhamit’le girdiği iktidar savaşını kazanarak iktidarı Osmanoğulları’nın elinden aldı. Abdülhamit ise mağlubiyetinin bedelini sürgüne gönderilmekle ödedi.

Adına Kurtuluş Savaşı ya da Milli Mücadele denilen dönem de aslında I. Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük yıkımın arasında İstanbul ve Ankara’nın birbirine karşı yürüttüğü bir iktidar savaşıydı. İstanbul’dakiler padişah ve yandaşları Ankara’dakilerse İttihat Terakki’nin yeni kadrosuydu. Kendisini dönemin şartlarına daha iyi uyarlayan ve dönemin küresel güçleriyle ilişkileri daha sağlam kuran Ankara bu iktidar savaşını kazanırken, savaşı kaybeden İstanbul’un temsilcileri bunun bedelini ya sürgünle ya hapisle ya da darağacıyla ödediler. Ankara bu savaşı kazanırken aynı zamanda Osmanlı’nın bu kurumsallaşmamış iktidar mantığını da devraldı. Ulus devlet demek kurumsallaşmış bir iktidar ve devlet demekken Ankara’nın kurduğu ulus devletin iktidarı kurumsallaşmadı. Eğer kurumsallaşsaydı Ankara’nın muktedirleri de iktidarı kaybedeceklerdi.

Türkiye Cumhuriyeti boyunca iktidar hep birileri tarafından ele geçirilebilir bir güç odağı olarak kaldı. Kemalistlerle onları destekleyen İstanbul sermayesinin ve dindar sağcılarla onları destekleyen Anadolu sermayesinin iktidar kavgası sürüp gitti. Sonraları bu iktidar savaşına solcular da dâhil oldu. Çok partili hayata geçerken yaşanan aslında Anadolu’nun büyük toprak sahibi ticaret burjuvazisinin – ki Adnan Menderes de bunlardan biriydi- CHP’yle giriştiği bir iktidar savaşıydı. Bu savaşı Kemalistler 27 Mayıs darbesiyle kazandılar ve savaşı kaybeden Menderes ve iki arkadaşı bunun bedelini darağacında diğerleri ise hapislerde ödediler. Sonrasında iktidar savaşına ortak olan solcular ordu içindeki bir sol cuntanın 9 Mart’ta yapacağı bir darbeyle iktidarı ele geçirmeyi ve sosyalist bir yönetim kurmayı denediler. Ancak 12 Mart’ta Kemalistler bir karşı darbe yaparak iktidar savaşını yine kazandılar. Kaybeden solcular yine ya hapislerde ya da çatışmalarda ve darağaçlarında ölerek mağlubiyetlerinin bedelini ödediler. Kemalistler ve arkasındaki burjuvazi Türkiye soluna karşı iktidar savaşını 12 Eylül’de nihai olarak kazandı. 12 Eylül’ün insanlık dışı işkenceleri yine kaybedenlerin ödediği bedellerdi.

12 Eylül sonrasında iktidarı ele geçirme savaşları Kemalistler, Kürtler ve İslamcılar arasında devam etti. 28 Şubat darbesi Kemalistlerin iktidar savaşlarında kazandığı son zaferdi. Değişen dünya koşullarında artık toplumsal bir hegemonya üretme imkânı kalmayan, küresel dünyanın koşullarına kendini uyarlama imkânı da olmayan Kemalizm, AKP- Cemaat ittifakı tarafından iktidardan uzaklaştırıldı. Tıpkı 1923’te küresel güçlerle ilişkilerini daha sağlam kuran Kemalistler gibi o günlerde onların rakipleri olan AKP ve Cemaat küresel sermayeyle ilişkilerini çok daha sağlam kurdular. Ergenekon ve Balyoz operasyonları iktidar savaşını kaybeden Kemalistlerin bedel ödemesiydi.

1960 ve 70’li yıllarda İstanbul ve Anadolu sermayesi solculara karşı ittifak yapmış ancak 12 Eylül darbesinden sonra yine iktidar savaşına tutuşmuşlardı. AKP ve Cemaat de Kemalistleri tasfiye edince aralarındaki ittifakı bozup birbirleriyle iktidar kavgasına tutuştular. Kendi mensupları dışında toplumsal desteği olmayan, kendisini sürekli toplumdan izole ettiği için de toplumsal algıları oluşturmada son derece başarısız olan cemaat kaybettiği iktidar savaşının bedelini ödemek zorunda.

Şu anda önemli bir mesele cemaat bu bedeli öderken yaşanacak hukuksuzluklar. Çünkü adaletin adaleti hiçe sayanlara bile uygulanması gerekir. Ancak cemaat dediğimiz şey bir hukuk düzleminde tanımlanabilecek bir yapı değil. Ortada ne bir kurum, ne bir parti, ne bir sendika ya da bir dernek var. Cemaat üye kaydı bulunan, karar defteri olan, parasal ve örgütsel ilişkilerinin herhangi bir kayda ya da mevzuata bağlı olmadığı bir yapı. Hukuksal düzlemde tanımlanamayan bu yapıya dönük bir operasyonun hukuk dışına çıkılmadan yapılması ne kadar mümkün olacak. Kaldı ki hukuk sistemi Türkiye’de iktidar savaşlarının bir aracı olagelmiştir. Hem iktidar kavgasına bir meşruiyet kazandırmak hem de kaybedenlere cezalarını çektirmek için hukuk kullanıldı. İktidar savaşlarını kazananlar ilk önce hukuk ve eğitim sistemini kendi iktidarlarının ihtiyaçlarına göre düzenlediler. Türkiye’de hukuk sistemi için “muktedirlerin hukuku” denmesinin nedeni de budur.

Ergenekon yapılanması da Jitem de hukuk dışı bir yapılanmaydı. Balyoz 1. Ordu’da hazırlanmış bir seminer planıydı ama ordu hiyerarşisinin dışında ve genelkurmay başkanının bilgisi dışında hazırlanmıştı. İktidar savaşların hepsinin illa ki hukuk dışı bir tarafı olmak zorundadır. Bunlar AKP cemaat ittifakının işine gelmişti ve operasyonları tüm muhalif kesimlere yayacak şekilde genişlettiler. Gezi eylemleri için AKP’nin otoriterliğine karşı seküler kesimlerde biriken öfkenin patlaması yorumları yapılmıştı. Ergenekon ve Balyoz operasyonları da özellikle 28 Şubat 1997 ile 27 Nisan 2007 arasında İslam’a, İslami değerlere yapılan fütursuz saldırıların, Müslümanlara dönük baskıların biriktirdiği öfkenin bir patlamasıydı. Bir bakıma Ergenekon ve Balyoz operasyonları dindarların Gezi’siydi. Bu öfke patlamasında hiç kimse hukuksuzluk ve adaletsizlikleri görmedi. Aynı şey cemaat için de geçerli. Kürtlerden Ulusalcılara, muhafazakârlardan İslamcılara kadar herkes cemaate bir öfke duyuyor ve bu öfke içinde hukuksuzluklar görmezden gelinebilir.

Türkiye’de devlet ve iktidar kurumsallaşmadığı, iktidarın kişiler veya gruplar üzerinden değil, kurumlar üzerinden yürümediği ve kurumlar hem hizmet veren yani çalışan olarak hem de hizmet alanlar olarak toplumun tüm kesimlerine açılmadığı yalnızca iktidar olanların elinde tuttuğu yapılar olarak kaldığı müddetçe bu iktidar savaşlarını ve kaybedenlerin ödediği bedelleri izlemeye devam edeceğiz.

UFUK AKTAŞLI / Platform Haber

 

Bir cevap yazın