“Pasif Devrim”den “Düzenin Yabancılaşması”na AKP

2014_1007_akpartiİdris Küçükömer altmışların sonunda yayınladığı “Düzenin Yabancılaşması” isimli eserinde, Türkiye’nin “batılılaşma” serüveni içinde İttihat terakki- CHP geleneğinin bir toplumsal sınıfa dayanmadığını ancak toplumu “temsil” etme iddiasında bulunduğunu ve bu yüzden aslında “sol” değil ”sağ” bir parti olabileceğini; bunun karşısındaki yeniçeri-esnaf-ulema ittifakının ise Osmanlıdan tevarüs eden bir toplumsal tabana ”dayandığı” nı, cumhuriyet sonrası ise DP-AP geleneği ile devam ettiğini ve aslında “sol”u bu çizginin temsil ettiğini iddia eder.

Bu tezin 80 öncesinde “miliyetçi cephe” partileri, 80 sonrasında ise ANAP çizgisiyle de aslında büyük oranda doğrulandığı ve AKP’nin de yukarıda geçen toplumsal tabana dayandığı iddia edilebilir.

Tabii Küçükömer’in “sol” derken, aslında mevcut statükoyu zorlayan Anadolu “burjuvazi”sinin toplumsallığı üzerinden, bu sınıfın statüko karşısındaki “ilerici-devrimci” rolünü esas aldığını vurgulamak lazım.

Gerçekten de AKP’yi ortaya çıkaran toplumsal koşullar içinde “Ankara”ya karşı “Anadolu” olarak tasvir edilen ana kitle içindeki sınıfsal gerçekliği tespit etmemiz gerekiyor. Bu gerçeklik uzun yıllar DP-AP çizgisi içinde var olmaya çalışırken, 60’lardan itibaren Milli Görüş içinde – sınıfsal yapısı değişmeksizin- “Müslüman” kimliği öne çıkararak siyasallaştı.

Merkez-Ankara tarafından dışlanmış bu toplumsal yapıyı, yine kendi içinden çıkan Anadolu burjuvazisi, kendi öncelikleri ve çıkarları etrafında örgütledi.

Bu toplumsal yapının 80’lerden itibaren entelektüel ve politik eylem düzeyinde vurucu gücü haline gelen “İslamcı” hareketin ise, 28 Şubat’taki müdahaleyi göğüsleyecek kadar bir iradesi olmadığı anlaşılınca, Gramsci’nin literatüre kattığı anlamda AKP’nin “pasif devrimi” ortaya çıktı.

Anadolu halkı denilen toplumsal yapının içindeki görece daha güçlü katmanlar -belli derecede serpilmiş ve örgütlenmiş sermaye ile bunların bürokrasi içindeki temsilcileri- bu “radikal” unsurları kendilerine eklemleyerek evcilleştirdiler ve statükonun seçkinleriyle geliştirilen yeni bir ittifakın amaçları doğrultusunda mobilize etmeyi başardılar.

Bu yeni ittifakın; AKP’de tecessüm etmiş dinamiklerin sınıf karakterli arayışlarının yukarıyı zorlaması kadar, “eski düzen”in de kendini 90 sonrası dünyasında yeniden örgütlerken, bu toplumsal tabana olan ihtiyacının farkına varması ile de ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

İşte eski düzenin statükosu ile; onu zorlayan, halk destekli yeni güçlerin, yeni bir “iktidar bloğu” oluşturmaları aşamasında, dönüşümün taşıyıcısı olan “radikal” unsurların tüm enerjisini de bu yeni ittifak ilişkisine dönük bir toplumsal “rıza” geliştirilmesinde kullanabilmesi “pasif devrim” dediğimiz sürece yol açtı. (1)

AKP kadrolarının dayandıkları toplumsal tabanı temsilen statükoyla geliştirdikleri bu yeni ittifakın iki temel koordinatı; küresel ekonomik sisteme tam entegrasyonun alt yapısının sağlanması ve bunun paralelinde Avrupa Birliği süreci üzerinden Batı ile kurulan ilişkilerde bir standardizasyon sağlanması idi. Tabii halkın da bu sürece kendi “rıza”sı ile katılması denge noktasını oluşturuyordu. Buna “muhafazakâr demokrasi” denildi.

Böylece “radikal”lerde bu yeni sürece eklemlenebilecek, tüm İslamcı iddialarını da yeni ittifakın Pazar güdümlü ve hiç de İslamcı olmayan hedefleri için, toplumsal mobilizasyon sağlamada kullanacaklardı.

Bu tarihsel dönemeçte AKP’yi kuran irade, Tayyip Erdoğan figüründe programının halk nezdindeki sembolik karşılığını buldu.

Erdoğan başlangıçta sadece vitrin için düşünüldüğünün farkında olduğundan AKP kadrolarının gerek ekonomi gerekse AB politikalarında teknokratların işlerine müdahale etmeyen, bilakis bu politikaları halkında “rıza”sını alacak şekilde pazarlayan bir aktör rolündeydi.

Ancak AKP sisteme yerleştikçe, temsil ettiğini düşündüğü toplumsal desteğin rantını devşiremediğini düşünen Erdoğan, “Ben olmasam AKP de olmaz” gibi bir vehme kapılarak pozisyonunu zorlamaya başladı.

Uzun süredir Abdullah Gül ile aralarındaki bir kişisel mesele gibi görünen bu farklılaşma, Erdoğan’ın AKP’nin MKYK’sını, milletvekili profilini ve son yıllarda bizzat bürokrasiyi dönüştürmesi, tüm bunları direkt kendine sadakat borcu olan “kapıkulları” ile doldurmaya başlaması ile saklanamaz hale geldi.

Gezi olayları karşısında yaşadığı şok sonrası Erdoğan, kendisini bulunduğu mevkiye taşıyan toplumsal gücü, bizzat kişisel kariyerinin devamı için kullanma pervasızlığını açık edince, aslında statükoyla geliştirilen ittifak da çatlamış oldu.

17- 25 Aralık operasyonlarında kendisini iktidara getiren ittifak tarafından gözden çıkarıldığını fark eden Erdoğan bu aşamadan itibaren kendini, dayandığını iddia ettiği toplumsal tabana dahi dayatarak çıkışı olmayan bir tünele girmiş oldu.
Erdoğan’ın salt “iktidar teknolojileri”ni kullanarak ilerleyebileceği daha ileri bir nokta yok.

Sermaye ile arasındaki çelişkiyi, kendine -devlet imkânlarını kullanarak- yeni bir sermaye gurubu oluşturarak çözmeye çalışıyor, ancak para kazanma motivasyonunu “millet”e galiz küfürler savurarak dışa vuran bu “lümpen” ekiple de bir sınıf dayanışması (!)geliştirmenin pek mümkün olmadığı ortada.

Yine yargı ve emniyette kendine kapıkulları edinerek yargılanmasının önüne geçmeye çalışması da uzun süre devam ettirilebilecek bir şey değil.

Erdoğan’ın bu son süreçte bozmuş olduğu ittifak ilişkisini, toplumu mobilize etmekte kullandığı STK’lar ile ikame etmeye çalışması da içine düştüğü açmazın derinliğini göstermekte.

Devletle kurduğu ittifak ilişkisine dayanan AKP ile bir kişisel kahramanlık hikâyesi yaratma peşindeki Erdoğan’ın arasında ortaya çıkan çelişki “yöneten sınıf” içindeki bir çatışmaya dönüşmüş durumdadır.

Erdoğan bu gerçeği saklamak için sürekli Millet vurgusu yapsa da – burada halkı kastettiğini düşünüyoruz- aslında bu kavga “millet”in kavgası değil.

AKP ile taçlanan “Anadolu ihtilali”nin ilerici unsurları, statüko ile tamamen aynılaşmış, “düzen”in bir parçası haline dönüşmüştür.

Dolayısıyla temsiliyetini tamamen AKP ve hatta daha vahimi Erdoğan’ın şahsına bırakan halk unsurlarının –ki bunların kahir ekseriyetinin kabaca İslami camia olduğu söylenebilir- artık “düzen” savunucusu bir pozisyona düştükleri çok açıktır ve bu “düzen” de ironik bir şekilde “Halk”ın çoğunluğunu oluşturan ana gövdeye yabancılaşmaktadır.

Önümüzde, Erdoğan’ın eski ittifakına teslim olması gibi bir seçeneği olmadığından – ki bu seçenek, hakkındaki çok ciddi şaibelerle ilgili yargılanması anlamına geliyor- süreci sonuna kadar zorlayacağı söylenebilir.

Sadece “BEN” varım şeklindeki obsesyon, Erdoğan’ı AKP’yi kuran akılla, dolayısıyla temsil ettiğini iddia ettiği sınıfla karşı karşıya getirmiş durumda.

Bu nihai savaşta kötü senaryo Erdoğan’ın elinde “vezir” olarak tuttuğu İslami camiayı tek taş olarak kalıncaya kadar kullanmaya kalkışması olur ki bu da bir dehşet dönemi yaşayan Orta Doğu’da Türkiye’nin de karmaşanın bir paydaşı olması sonucunu doğurabilir.

İyi senaryo ise halkın yönetime el koymasıdır ancak, ki bahs-i diğer…
1- Pasif devrim Antonio Gramsci’nin, İtalya için geliştirdiği ancak daha sonra bir çok Marksist kuramcı tarafından farklı vurguları ön plana çıkarılarak kullanılan bir kavramdır.
Kavramın AKP sürecinde bir anahtar olarak kullanılmasına ilişkin başarılı bir değerlendirme için Cihan Tuğal’ın kitabına başvurulabilir;
Pasif devrim & İslami muhalefetin düzenle bütünleşmesi, 2011

Bir Cevap Yazın