İslamcılık Öldü mü, Issız Acun Kaldı mı?

“Bir İslamcılık vardı, bir İslamcılık gene var!”

2012_0508_once1Sosyal, siyasal ve iktisadi sisteme hakkaniyeti, ahlakı ve adaleti hâkim kılma iddiasını gerçekleştiremeyen Türkiye İslamcılığı, siyasal bir ideoloji olarak ölmüştür. İslamcılığın ölümü, iktidar olamadığı fakat İslamcı söylemin ve hareketlerin tüm imkân ve kaynaklarının iktidarın yeni seçkinleri tarafından sonuna kadar kullanılarak, hoyratça tüketildiği bir dönemde gerçekleşmiştir. Hayatiyetine son veren temel nedenlerinin başında da, iktidar olması ya da olamaması değil, iktidarla imtihanını hakkıyla verememesi gelmektedir.

İslamcılık, 28 Şubat sürecine kadar tecrübe edilmemiş siyasal bir alternatife işaret etmekteydi. Sağ siyasetten koparak kendi geleneğini inşa etmeye çalışan Milli Görüş hareketi dahi bu alternatifin tamamını kuşatabilmiş değildi. Gerek kültürel canlılığıyla gerekse toplum içinde örgütlenen farklı sosyal ağlarıyla, ülkenin gidişatında umut vaat eden radikal bir değişim için ‘acaba mümkün mü’ hissiyatını uyandıran başka bir iklimin adı gibiydi İslamcılık. Kendisine haksızlık edildiği için hakkın, mazlumiyetinden dolayı adaletin, baskılanmışlığından dolayı özgürlüğün değerini bilip, ihtiyacını duyan insanların tüm dünya sistemine karşı yükseltmeye çalıştığı esaslı bir Müslümanca itirazın adıydı sanki. Bu itirazın çağrışımları, cahiliyenin karanlığından vahyin aydınlığına doğru kutlu bir yürüyüşün ve o yolda verilen mücadelenin tarihsel mirasını akıllara getirdiği oranda anlam kazanıyor, toplumda bir nebze de olsa karşılık bulabiliyordu. Bu başka bir düzenin imkânlar dâhilinde gerçekleştirilebileceğine dair bir inanca dönüşebilir, hiç değilse adil bir şahitliğin izleği günümüze kadar güçlenerek sürdürülebilirdi; olmadı. Başkalarının İslamcılığa yaptığından ziyade, başkalarının yapmaya çalıştıklarına karşı İslamcılığın yapamadıklarından dolayı olmadı… Artık İslamcılık, toplumun adalet beklentisini gerçekleştirmeye namzet bir hareketi işaret etmiyor. Bilakis sosyal ilgi alanlarına, siyasal tablo karşısında geliştirdiği argümanlardan, ürettiği sloganlara ve son birkaç yıldır sergilediği ikircikli tavırlara bakıldığında; adaletsizlikleri meşrulaştıran ve haksızlıkları izah etmeye kalkışan bir ideoloji gibi algılanıyor. Ahlakiliğini kaybettiği için ahlâkçılık yapmaktan başka bir çaresi kalmıyor fakat bu da onu ahlâklı kılmaya asla yetmiyor. O halde, eminlik vasfını ve umut vaat imkânını yitirmiş bir ideolojinin hâlâ yaşadığını iddia etmek olsa olsa kendini oyalamaktır. Buna rağmen bir ‘boş zamanlar faaliyeti’ olarak İslamcılık yapmak kanaatimce bir hayatiyet emaresi sayılamaz.

Bir dönem tüm eksik ve zaaflarına rağmen İslami bir uyanış, kıpırdanış mevzu bahisken, bugün dirilişine ve direnişine şahitlik edemeden ölüm ilanını verdiğimiz bir İslamcılığa nasıl gelebildiğimiz kendi adıma üzüntü verici ve ibretamiz bir hikâyedir. Burada ne geçmişi romantize ederek onu masumiyet müzesine kaldırmanın peşindeyim, ne de nostaljisini yapacak kadar yaşamışlığım var… İslamcılığın ölümüne dair sözlerimin, ideolojilerin ve büyük anlatıların ölümünü heyecanla karşılayıp, bundan tatlı bir rahatlık duyanların sözleriyle karıştırılmayacağını umuyorum. Tespitim, olmasını arzu ettiğim değil olmasından korktuğum şeye dairdir. Dert ettiğim husus da, yazının girişindeki cümleye bakıldığında sanıyorum anlaşılıyordur: Benim için bir İslamcılık vardı ve o İslamcılık artık geçmiş zamana ait. Buna karşı şimdiki ve gelecek zamana ait bir İslamcılık da gene var ve hep var olacak.

İslamcılığın mevcut halde ve eldeki imkânlar dâhilinde nasıl var olabileceği meselesi, onun ölümü konusunda yapacağımız tartışmayla doğrudan ilintili. Bu noktada kabul etmem gerekir ki; İslami gelenekten sıyrılıp gelen kadroların siyasal iktidarda, devlet bürokrasisinde ve uzun yıllardır yerel yönetimlerde etkin bir rol üstlendiği, hâkim politik söylemin İslamcı argümanların üzerine kurulduğu, İslami sembollerin kamusal hayattaki görünürlüğünün arttığı ve gündelik hayatta dindarlığın popülerleştiği bir dönemde İslamcılığın ölümünden bahsetmek zorlaşıyor, farkındayım. Yine de geri adım atmayacağım. Çünkü İslamcılığın karşılığına; dini referans alan sosyolojik ya da kültürel bir kimliği, batı işgali ya da modernizmi karşısında geliştirilmiş bir tepkiselliği ya da ‘ed-din’in tahrif edilmiş muhafazakâr bir geleneğe dönüş(türül)erek aldığı dindarlık halini değil; insanlık tarihi boyunca izini sürebileceğimiz tevhid ve adalet mücadelesini koyuyorum. Haliyle İslamcılık, benim için, şahsın hayatını Müslümanca idame ettirmesinin ötesinde, adaletin ikamesi için kolektif bir çaba harcamasının siyasal karşılığıdır. Kendisini bununla vazifeli sayan insanların, gücün ve kibrin iktidarda örgütlenerek ifsadın kaynağına dönüşmesine karşı kamusal bir direnç gösterebilmesidir. Açıkçası bugün için Türkiye’de böyle bir durumun söz konusu olduğuna inanmıyorum.

Bugüne gelişimizde, dönüm noktalarından birini 28 Şubat 1997 tarihi teşkil edecektir. Şahsen bunun bir başlangıç değil bitiş tarihi olarak da değerlendirilebileceği kanaatindeyim. Çünkü o gün o kararların alınmasına cüret edilebilmesi dahi, dönemin kudretlilerinde Türkiye İslamcılığının sistem için artık ciddi bir tehlike teşkil edemeyeceği algısının hâsıl olduğunu göstermiştir. Nitekim MGK kararlarına karşı ciddi bir kitlesel direnç sergilenememesi, kısa süre içinde yayılan bozgun havası ve akabinde yaşanan geri çekiliş, bir avuç azgın azınlığın tahakkümüne boyun eğiş ve nihayetinde İslamcılığın sistemin hesabını görme isteğinden ve iradesinden yoksun olduğunun anlaşılması, sürecin ‘bin yıl sürmesine’ de gerek bırakmamıştır. Çünkü İslamcılık, o süreçte alındığı ikna odasından, kendisini o odaya alanları, sistem için bir tehdit oluşturmayacağına ikna ederek çıkmayı kısa süre içinde kabullenebilmiştir. Gelinen noktada ‘28 Şubat’ın bittiğini galibiyet sevincini yaşayanlar,  buna karşı artık neyi kaybettiklerini dahi hatırlayamamaktadır. Üstelik aradan o kadar uzun bir zaman da geçmiş değilken… Haliyle bu tespitlerin nasıl karşılanabileceğini tahmin edebiliyorum. Fakat bu günler gelip geçip, elde kalanın muhasebesinin yapılacağı gün için cümlelerimizi biriktirmekten başka bir çaremiz kalmadı. Bu tartışma devam edecek; birbirine kendi monologlarını tekrarlamayı kaçış yolu tutanlarla değil, her şeye rağmen birbirini anlama kaygısının ağır bastığı diyalogları kuranlarla…

İslamcılığın ölümü, onun yeniden dirilemeyeceği anlamına gelmiyor. İnsanlık var oldukça İslam var olacaktır. İslam var oldukça da İslamcılık… ‘Ben Müslümanlardanım’ deyip haksızlığa boyun eğmeyen bir kişi ya da bir Müslümana ‘senin adaletine güveniyorum’ diyen başka bir kişi kaldığı sürece, İslamcılık için bir ihtimal daha var demektir. Bu ihtimali gerçekleştirmekse, önümüzdeki süreçte yoğun bir çabayı gerektirecektir. O çabanın somutlaştırılabilmesi için gerekli olan örneklikler, resullerin ve sultanlara karşı resullerin izinden gitmiş imamların bıraktığı tarihsel mirasta ziyadesiyle mevcuttur. Geriye ona hayatiyet kazandırmak kalmaktadır.

Hasıl-ı kelâm; bir İslamcılık vardı, bir İslamcılık gene var!

BEYTULLAH EMRAH ÖNCE / Platform Haber

14 comments

  • butun bu süreçlere şahit biri olarak,diyebilirimki çok güzel özetlemişsiniz hocam.her yüzyılın kendine özgü ıslamcılığı oldu.bundan sonraki islamcılık çok daha sert olacak.gelecek nesiller tarihi kazarak,radikallere ulaşacak sanırım.iktidardan beslenen islamcılık,bu hızla giderse kısa sürede menzile varacaktır.(karunlaşacaktır.sonrası yine yeniden islamcılık.

  • Sevgili Beytullah,geç arkadaşım.Açık sözlülüğün,samimiyetin,demokrat tavrın ve tutumun beni mutlu ediyor. Güzel yazın için teşekkürler.

  • Sayın Beytullah kardeşim kavramı çerçevesinde “İslamcılık öldümü..” başlıklı yazınızda çok önemli bir konuya değinmişsiniz. Lakin İslamcılık yapan İslamcıların itikadi ve ameli anlamda esaslı Müslüman olup olmadıklarına hiç bakılmadı şimdiye kadar. Tevhid ve zıddı olan şirk kavramlarının itikadi anlamda İslamın en temel konuları olduğu görmezden gelinmek üstü örtülmek istendi.Bunu gündeme getirenler hep aşırı ve marjinal olarak ifrat ve tefride sapanlar olarak lanse edildi. Vahyin inşası çerçevesinde ben olamayanların birliktelikleri ortaya esaslı bizleri de çıkaramadı zaten. Dolayısıyla 28 Şubat postmodern darbesiyle zaten sisteme yani demokratik muhafazakarlığa öykünen bir çok İslami kesim sisteme enteğre olmakta fazlada zorlanmadılar. Buda sizin İslamcılık öldümü adlı eleştirel yazınızın malzemesi oldu… Tekrar başamı döneceğiz yada yada tekrar başamı dönelim diyenlere şu ahvali şeriatte başka alternatiflerin olup olmadığı sorulmalı değilmi? At izinin it izine karıştığı sosyal medyada mahremiyetlerinin çiğnenerek ulu orta her şeyin paylaşıldığı her kesin her şeyi bildiği ve her şey ile ilgili bir fikrinin olduğu bir ortamda evet tekrar başa dönmeli yani vahyin yani Rabbimizin bizler için takdir etmiş olduğu beğendiği hayat tarzı olan İslamın yani teslimiyeti ifade eden Müslümanlığı Salt vahiyden neşet etmesini ön plana alarak Hz.Muhammed gibi tekrar Mekke yani Türkiye sokaklarında dillendirmeliyiz. Allahtan umut kesilmez. “Bizimle diğerleri arasında bir tartışma yoktur. Biz bize vahyedilene tabi oluyoruz” ayetlerinin ışığında tekrar yola koyulmalı tekrar bu yolda ilerlemeli ve önümüze şimdiye kadar çıkmış bir takım gizli ve açık tuzaklara karşı (demokrasi seçim sandık bir takım sivil toplum kuruluşlarının zaruretini farziyeti gibi iddialar) yine vahyin önerdiği sıçramaları yapmamız gerekiyor. Ha bir de şu kesin bir şey ki enkaz üstüne bina yapılmaz. mevcut İslamcı olduğunu söylediğiniz bir çok insanın ve bir çok kesimin kendilerini tekrar muhasebe edip kimseye takoz olmadan yeni kuşakların önünü açmaları da kendileri açısından hayırla yad edilmelerini sağlamış olur.
    vesselam

  • “İslamcılık öldü” diyenlerle “islamcılık iktidarda yok oldu” diyenler aynı fikri körlükten besleniyorlar…

    İslamcılığın artık yerel bir iktidar üzerinden evrensel bir söyleme ve kurulu dünya sistemine bu yerel iktidar eli ve imkanlarıyla itiraz eden, muhalefet eden kılık değiştirmiş halini göremiyorlar…Uluslararası Çete Örgütlenmeleriyle Mavi Marmara’dan başlayan Suriye, Mısır üzerinden devam eden mücadelenin, muhalif dilin ve üslubun evrensel İslamcılık olduğunu göremediler.
    Dünya sisteminin kuruluş mantığına, Beşli Çetenin varlığına, Uluslararası Sistemin Lordları eliyle yürüyen Faiz Lobisine yönelik yerel iktidar dili ve eliyle yükselen itirazları göremediler. Dünyadaki adaletsiz gelir dağılımının ortaya çıkardığı çarpık insanlık görüntülerine,(Hükümetin Sudan, Somali Politikasına bakınız…)

    Uluslararası vesayet odaklarına ve yerli taşeronlarına yönelik tavır ve itirazların aslında yerel iktidarın ümmetçi dilinin ve jargonunun (aslında İslamcılığın) evrenselleşmesi, küreselleşmesi olarak okuyamadılar ve göremediler…
    İslamcılığı salt muhalif bir tavır olarak görme refleksi ile hareket edenlerin aslında muhalifliklerinin ufuklarını göstermesi açısından bu yerel-evrensel dikotomisi üzerinden göstermeye çalıştığımız manzara pek de umut verici değildir. Muhalifliği, dar ülke sınırları içinde siyasal iktidara karşı yürütülen itiraz ve eleştiriden ibaret görenlerin aslında kimin değirmenine su taşıdığı da görülüyor ama bunlar göremediler.

    Her başa gelen iktidara Hüseyin refleksiyle hareket ederek Yezit muamelesi çekmek konfor açısından çok makul bir seçenek olarak görülüyor, ancak bu seçeneği tercih edenler açısından bu durum tam da gerçeği görmek konusunda şifasız bir körlüğe denk düşmektedir. Hüseyinlerle Yezitlerin karıştırıldığı bu evrensel arenadaki durum, kimin Ali Kimin Muaviye olduğu sorusu karşısında bu çevrelerin vereceği cevap için bizleri daha karamsar yapmaktadır…

    M.Usame Kotan’ın Bobby Sayyid’ten aktardığı çok yerinde bir tespitle “İslamcılık batı zehirlenmesi de denilebilecek Kemalizm tipi rejimlere tepki olarak çıkmış bir harekettir. Bizim saf islamcılık eleştirmenlerinin yanılgısı ise Kemalizmin sadece Türkiye’de var olduğudur. Aksine bütün İslam ülkelerinde var olan bir süreçtir. Mümtazer Türköne’nin tezinin çuvalladığı nokta da burasıdır.

    Yani “Türkiye’de iktidar olunca İslamcılık biter” tezini dillendirenler bu yüzden Arap baharına ve mesela İhvana verilen desteği anlamakta zorluk çekiyorlar.

    Müslümanların demokrasiye dair yıllara sair edindikleri ezberlerin değişmesi ve kazanılan yeni perspektif, siyasal alanın bir imkan olarak değerlendirilmesinin önünü açtı.
    Mısır’da Tunus’ta Türkiye’de Müslümanların siyasetin bir öznesi olacaklarına dair deneyimleri demokrasiyi zulümlerinin bir kalkanı olarak kullanan müstemlekeleri rahatsız etmeye başladı.

    Müstemlekecilerin, acıkınca yedikleri helvadan putlarının gerçek yüzü ortaya çıkmaya başladı…insan hakları, demokratik ilkeler bazında artık batının bir kaç adım önündedir Müslümanlar ve moral motivasyon açısından da fark atıyorlar…bu yüzden dünyanın her tarafında müstemlekeler artık demokrasi oyununu tehlikeli görmeye vesayet odaklarını, diktatörlükleri ihya etmeye koyuldular.

    Türkiye’de sadece üslubunu bahane ederek, diktatörlükle ve anti demokratlıkla suçladıkları ve karşısında destekledikleri Gezi kalkışmasıyla Başbakanı köşeye sıkıştırdıklarını zanneden sahte demokrasi havarilerine artık kimse kanmıyor.

    Mısır’da seçilmiş meşru hükümete ve Mursi’ye karşı düzenlenen darbeye sessiz kalmakla yetinmeyip açıkça destek veren müstemlekeler için yenecek helvadan yapılma son demokrasi stoku da tükenmiştir.

    529 İhvan mensubunun bütün dünyanın gözü önünde, bir tiyatro sahnesi performansında yargılanmaları ve idama çarptırılmaları karşısında sessiz kalan demokratik(!)dünyanın zaten bir gösteriden ibaret olan kör vicdanı bile artık pas tutmuştur.

    Müslümanlara artık anlatabilecekleri bir demokrasi masalları kalmamıştır.
    Batının emperyalist geçmişinin ve kötü emellerinin bir Truva Atı olarak, yıllarca bir Altın Buzağı işlevi görmüş ve insanları sömürmek amaçlı kullanılan demokrasi, özellikle Müslümanların elinde artık dünyanın her tarafında emperyalistlere, acıktıkça yedikleri bir helvadan puta dönüştürülmüş durumdadır…

    Dünyanın her yerinde artık vesayetçi tüm odakların anti demokratik tutumları yüzünden, yüzlerindeki maskeler düşmüştür, yıllarca, insanlara vaat ettikleri adalet, eşitlik, özgürlük rüyalarının yalan olduğunu anlayan kitleler, artık bu yalanın gerçeğe dönüşmesi yolunda giderek artan bir beklenti ve umutla yani gerçek anlamda bir demokrasinin tesis edilmesi için harekete geçmişlerdir.
    Bu demokrasi eskisinden farklı bir demokrasidir, ve bu demokrasinin yeni versiyonu, (Yeni Demokrasi anlayışı da denilebilir) artık emperyalistlerin başına bir bela olmuştur. Bu yüzden, özgürlükçü, eşitlikçi ideolojilerin adresi artık İslam Dünyası olacaktır denilebilir ki son 15 yıldır bu böyle olmaktadır. Demokrasi, artık bu vesayetçilerin kendi ayaklarına sıktıkları bir kurşun, bindikleri dalı kestikleri bir belaya dönüşmüştür.

    Yalanlarla örülen bir dünyanın sonuna gelirken Müslümanların da yedeklerinde biriktirdikleri bazı ezberleri revize etmelerinin zamanı geldi de geçiyor.
    Değişim karşısında direnme tavrını öne çıkartanlarda değişime karşı direncin arka planında ne tür korkular var ve bu korkuları besleyen ne tür Muhafazakar dürtüler yerleşik?

    Bu sorulara cevap bulduğumuzda, değişime karşı ortaya koyduğumuz argumanların ne kadarının akıl ve ruh sağlığına uygun olduğunu da belirlemiş oluruz…

    Yıllarca kabullenilmiş bazı düşünce ve tavırların değişmesinin gerekliliğine karşı bu yerleşmiş kabullerin ve edinilmiş davranış kalıplarının, alışkanlıklarının ortaya çıkardığı zihinsel ve fiziksel konforların tehdit altında olması, değişim karşısındaki bariyerler olabilir mi?

    Eğer böyleyse, pek çok değişme, davranış ve düşünce işaretleri ve tavırlarını bizim yozlaşma olarak görmemiz aslında komplekslerimizden kaprislerimizden ve korkularımızdan besleniyor olabilir mi?

    Bu kompleksler, korkular ve kaprisler çoğu zaman bizim haksızlığımızın, yanılgılarımızın önünde kocaman setler gibi dururlar da haberimiz bile olmaz. Derin muhafazakarlık bu şekilde en değme devrimcilerin ruhuna siner de kendileri de bundan bihaber olurlar…

    sorarsanız bunlara, oldukça güvenli bir adada kendilerini her türlü yozlaşma ve bozulmaya karşı güvene aldıklarını zannedersiniz ama aslında tepeden tırnağa korku, kaygı, kompleks ve kaprisle donanmışlardır. Değişme cesareti, yanıldığını düşünüyor olma hissi bunlara uğramaz…

    Statükoculuk ve sabiteler hayatlarını kuşatmıştır. rüzgar her türlü eser de rotalarını değiştirmezler. Oysa, rüzgar çoktan gemilerini ters tarafa döndürmüştür farkında olmazlar…

    fıkıh denilen aygıt ellerinde hep aynı yönü gösteren bozuk bir pusulaya hep aynı vakti gösteren bozuk bir saate dönmüştür. Günde iki kez doğruyu göstermesi bu saate olan inancı tazeler sadece…

    Yeni bir saate ihtiyaç olduğunu bilirler ama saati değiştirme iradesi gösterirlerse bunun maliyeti, alışkanlıklar, zihinsel ve fiziksel konforun tehdit altında olacağı korkusu,
    zamanında büyük harflerle ve iddialarla aksini iddia edenlere karşı “biz bu saatle, pusulayla, rotayla gideriz” demelerinin bir inada dönüşmesi gibi kompleks ve kaprisler günde iki kez doğruyla yetinmeyi beraberinde getirir…

    Aydın Aktay Müzmin Muhalif İslamcı Profili
    Ümmetçi bir perspektifle, İslamcılık vizyonunu küresel boyutlara taşıyan mevcut İktidar(!)ın evrensel haksızlık ve zulümlere yönelik itiraz performansına yetişemeyen bazı “müzmin muhalif” “soğuk savaş bakiyesi” “islamcılık ufukları sadece Türkiye ile sınırlı” İslamcılar(!) hükümetin bu performansını eski bildik modern-ulus devlet sınırları içine geri çekmeye dönük itirazlar yöneltiyorlar…

    efendim Roboski var, eğitim sorunları var, toki var vs…Suriye’de Mısır’da Sudan’da ne işimiz var? diye soran Kemalist zihin dünyasından beslenen garip itirazlar bunlar…
    ulus devlet formunun içine sıkışıp kalan bu zihin dünyasına düşen görev: Küresel ölçekte müslümanların onurunu savunan bu siyaseti dar ülke sınırlarına çekmek sanırım…Roboski’nin 8765. buluşmasının ısrarının arkasında bu var…hey sana diyorum boş ver Mısır’ı Sudan’ı, Suriye’yi sen Roboski’ye dön! demenin tercümesi…

    Üstelik, bu İslamcı(!)lar, hükümetin eğitim sorunlarını halletmeye, dershaneler çarkını kırmaya dönük performansını ve başörtüsü problemine dönük İHL’lerin açılmasına ve etkin kılınmasına dönük icraatlarını görmezden gelen sağır dilsiz tayfası olmuşlar ki bir ağızdan hala başörtüsü roboski diye bağırıyorlar…

    Hükümet, Çözüm Sürecini başarıyla yürütüyor,tamamen bir paralel yargı faciası olduğunu sağır sultan’ın bildiği Roboski üzerinden konuşuyorlar…baş örtüsü problemine dönük çözümün en çok bunları korkuttuğunu düşünecek haldeyim…çünkü ekmeği elinden alınmış bir islamcı(!) profili baskın bir şekilde poz veriyor bu resimde….burs yurt harçlar konusundaki performansı görmezden gelip eğitim sorunları diyorlar…konut ihtiyacının giderilmesine dönük Toki projelerine Kent estetiği diyorlar…

    Kısaca, Klasik İslamcılık(!) Hükümeti ulus devlet sınırlarına çekmenin enstrümanı mıdır? Sorusu artık ciddi bir şekilde rahatsız etmeye başladı BENİ bir Küresel İslamcı olarak…

  • Hocam ilginç ve düşünmeye sevkeden tahlilleriniz için teşekkürler de,neden ülkemizde hala bilmem kaç açık,bilmem kaç gizli nato üssü ve Amerikan askeri var?Başka ülkelere çöreklenmiş dünya emperyalistlerine ait üsler ve onların askeri varlıklarına(Guantanamo ve Ebu Gureyb örnekleri tüm acı ve utanç vericiliği ile ortadayken-bakınız:”Standard Operating Procedure” filmi)karşı çıkmak ne zamandan beri ”ulusalcılık” oldu?Bir halkın emperyalist açık ve gizli işgale karşı çıkışı yanlış mıdır?Ulusalcı sahtekarlar da iktidar olsunlar-olmasınlar bu emperyalist işgale ne zaman sahiden karşı çıkmışlardır ki?Her zaman ve zeminde ” NATO’ya da CENTO’ya da saygılıyız” dememişler midir?Emperyalist karşıçıkışa ”ulusalcılık” diyerek ulusalcılara hiç bir zaman elde edemeyecekleri ”anti-emperyalist” payesini bizim müslüman aydınlarımız vermiyorlar mı?

  • Aydın Aktay!Tebrikler!Bir siyasi iktidar,hemde kendisini liberal muhafazakar olarak tanımlayan bir seküler siyasi iktidar,müslüman pazarında ancak bu kadar başarılı bir pazarlama taktiği ile pazarlanabilir!”Ümmetçi bir perspektifle, İslamcılık vizyonunu küresel boyutlara taşıyan mevcut İktidar(!)”kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum!Allah aşkına insanlara geri zekalı muamelesi yapmaktan uzak durun!Irakta yürüttüğü proaktif dış politikayla Irakın Nuri El Malikisini “Irakın Şii Malikisi” yapan zevatmı ümmetçi?Yada Reyhanlıda ölen mazlumlar için “benim sünni vatandaşlarım” diyen mi?Ya kuzum adamın ümmetçilikle,evrensel islamcılıkla ilgili hedefleri,politikaları yok ta sana ne oluyor ille adamı islamcı yapmak istiyorsun?Ya adam siyaset yapıyor her siyasi parti gibi,siyasetin tüm tekniklerini kullanıyor iktidarını devam ettirmek ve hakim olmak için,eee Türkiye gibi milliyetçi,muhafazakar ve dindar bir ülkede de siyaset yapıyorsanız tabi dinden ve diyanetten de senaryolarınız olması elzem oluyor!Öyleyse Adnan Menderes,Turgut Özalda ümmetçi bir perspektife sahip islamcılardı!Çünkü her daim Başbakan siyasi olarak bu liderleri referans aldıklarını söylemiyormu?Acaba AB uyum esaslarını cebinde taşıdığı kartta çetelemek suretiyle güncel olarak takip ettiğini söyleyen Başbakanın,Avrupa Birliğine olan politikası mı sizce ümmetçi bir refleks oluyor?Yada Büyük Ortadoğu Projesi adına yürüttüğü Eşbaşkanlık görevimi ümmetçi ve islamcı tavır oluyor?Aslında iktidar islam noktai nazarında sizin kadar vebal sahibi değildir!Çünkü iktidar şimdiye kadar kendisini islamcı olarak tanımlamadı.Ama sizin gibi iktidar ve güç heveslisi birey ve gruplar adeta kutsal iktidar yakıştırması yaparak yanından yöresinden islamcılık bulaştırmaya çalıştınız.Ama son size şunu söyleyim;Kuran üzerinden siyasi ve toplumsal olarak kendilerine rol model çıkaramayan müslümanların geleceği nokta işte bu çıkmaz sokak olacaktır.Deniz bitmiştir!Kurandan ve aziz tevhid peygamberinin 23 yıllık tevhidi mücadelesinden,toplumsal önderlik modelini geliştiremeyenler toplumları harekete geçirmeğe yeniden yeniden soyunuyorlar!Ve sahipsiz müslüman pazarlarıda çakma islamcı liderlere,emitasyon mahsulü ürün satan tüccarlara kalıyor.Kuran da”insanları imamlarıyla(önder)çağırdığımız gün…”buyuruyor.

  • 28 şubatta teslim olanlar beceremedikleri direniş hattını şu an oluşturanları ise lanetliyor. Bence kompleks tüm islamcıları sarmış görünüyor. Kimlğin buharlaşıp muhafazakar bir tortu kaldı ne yazık ki.

  • Soğuk Savaş mahsulü bir jargonun, dar kalıplarına hapsolmuş bir zihniyetiyle siyaset bilim, uluslararası ilişkiler ve dengeleri üzerinde tartışma yapmanın zorlukları hayal gücünü bile aşan durumdadır.

    Ama ne yapalım bir kere girdik bu yola…Abdülkaim bey, reelpolitik kavramı, uluslararası siyaset ilişkileri ve dengeleri açısından ne anlam ifade etmektedir?

    Bir siyasal partinin kendisini bir zamanlar,konjuktürel nedenlerle bir kimlik olarak kendisini (liberal muhafazakar örneğinde olduğu gibi)tanıtması, tanıtmak zorunda bırakılması ilelebet ve bila kaydı şart bu kimliğe hapsolması, onun dışına çıkmaması ve hep bu kimlik içeriğinde davranmasını mı gerektirmektedir.

    Bu anlamda kendisine bir kimlik biçip kamuoyuna tanıtan hangi parti bu kimliğiyle gerçekten iş tutmaktadır? söyler misiniz? söz gelimi ABD, AB, NATO Gibi siyasal iradeler kuruluş amaçlarına, deklarasyonlarına uygun mu davranmaktadır.

    Demokrasi havarisi bu siyasal organizasyonlar sizce öyle midirler? CHP Sosyal Demokrat mıdır? altı okundan hangisinin hakkını vermiştir, vermektedir? MHP Milliyetçi midir? vatansever mi yurtsever mi, ulusalcı mıdır? Ak PARTİ LİBERAL MUHAFAZAKARMIŞ:) BÖYLE DEMİŞTİ YA!:)Ak Parti bunu sistemde varlık bulmak ve sistem içinde hareket kabiliyeti elde etmek için söylemişti…Gömlek çıkartmıştı:) üstelik…

    ama bakıyorum da buna sadece sistem dışında sisteme karşı kavga verdiklerini düşünen üçüncü dünya aydını reflekslerine sahip müzmin mUhalif kafalar inanıyor…bir de Kadir İnanır:)

    Ak Parti’nin, sizin de sıraladığınız dünya sisteminin kurucu organize çetelerine karşı yer yer kavga vermediğini iddia etmeniz, onlarla sadece onlara bağımlı, iradesiz bir siyaset ortaya koyduğunu düşünmeniz ve bunları bir sürü komplo ile BOP NATO vs ile süslemeniz Tayyip,Ak Parti düşmanlığını kişiselleştirmeniz ya da vicdan, insaf ve izanla ilgili sorunlardan kaynaklanıyor olabilir eğer öyleyse ne yazık…
    NATO, BM, AB gibi uluslararası köklü organizasyonlarına Don Kişot tavrı bir siyaset beklentiniz olduğu çok açık ama maalesef reelpolitik, konjuktür, strateji vs teknik bir sürü detaya boğmak gerekir bu dersi zaman da yok takat de ben leb diyeyim siz LEBBEYK deyin öyle anlayın en azından…

    İlk defa ümmeti içinde bulunduğu umut iklimine sokmuş,sonuçlarını ve bereketini inş. tüm ümmet olarak bulmayı umut ettiğimiz zamanlar gelecek gelmesi için de dua edelim…karamsar bulutları dağıtmaya moral motivasyona ihtiyaç duyuyoruz çünkü…sövülmeye ve dövülmeye artık takat kalmamıştır…

    “Deniz bitmiştir” , tevhid, cihad, sloganlar, romantizm, sövmeler ve dövmelerle, bağırmalar ve naralarla devam eden eleştirel üslubunuzu artık kaldıracak ne takatimiz kalmıştır ne de hevesimiz bunun ümmete hiçbir faydası da yoktur…biz bunlarla büyüdük demeyeceğim bunları aştık da…ama şunları söyleyebilirim: “Bu işler sizin zannettiğiniz gibi değil…”
    SAYGILARIMLA

  • son olarak
    Fala Rüyaya Kehanete Komploya bel bağlamak bunların doğruluğundan kaynaklanmıyor…
    Bunlara bir kez inanınca kişi, isteğini hevesini, akıl yürütmesini ve iradesini bunların gerçekleşmesi lehinde çalıştırır. Yaşadığı her şeyi, durumu, olayı bunlara yormaya şartlanır. Aslında gerçekleşen, doğrulanan bunlar değildir, isteklerimiz, arzularımız, heveslerimiz irademiz ve akıl yürütmelerimizdir.
    “Kendisini gerçekleştirmeye zorlayan kehanet” tarzında işler kural…Bu yüzden kimse falından rüyasından komplosundan kehanetinden şüphe etmez vazgeçmez de…
    Resulullahın (SAV),”KÖTÜ RÜYAYI ANLATMAYIN, HAYRA YORUN” TALİMATI BUNDAN MIDIR ACABA?

  • Vakıa islamciligin olumu değildir,müslümanların parayla satın alınabilir olanlarının tasfiyesidir.

  • Aydın Aktay!Yine siyasi jargon açısından ödülü hak eden bir karşı cevap vermişsiniz ama karnım tok,boş laflar!yazdıklarınız siyaset bilimi okuyanlara ders verir nitelikte ama benim “dinim siyaset siyaset dinimdir”Sizin kadar,reelpolitik adına,kurandan bağımsız siyaset geliştirmeye imanım müsade etmiyor!Birde ikimizde ümmet diyoruz da aslında ortada ümmet varmı?sırf kendi mezhebinden olmadığından,şiilerin katline hükmeden IŞIT ve entel fikir çevreleri mi ümmet?yeni osmanlıcılarmı?şii-sünni hilali kavramları üzerinden orta doğuya şekil vermeye yeltenenlermi?Beytullah kardeşin dediği gibi “bir islamcılık vardı,bir islamcılık yine var!” Aslında bu “islamcılık” tabiride kuranın ruhuna mütanasip durmuyor gibi.Yani siyasi makam ve mansıp elde etmek için islami değerleri kalkan yapmak gibi bir anlam doğruyor!tarihtede olmuş ya!Biri var islami değerlere halel gelmesin diye can ve evlatlarını islama siper ediyor,biride var canını kurtarmak için islami değerleri siper yapıyor!İslami değerleri her alanda bir yaşam biçimi olarak anlayıp ameli boyutta da bunu yaşamayı hedefleyen kardeşlerimi tenzih ederek söylüyorum bunları.İslamcı hareket hareket tabiri dil açısından da sorunlu değilmi? ama islami hareket dediğimiz zaman iddealı ama islami olma kaygısı taşıyan bir anlam veriyor.Herkese,yaklaşan ramazanın, arınma,vahdet ve batıl olan herşeyden kurtuluş getirmesini Rabbımdan niyaz ediyorum.

  • Akp’yi eleştirebilen böyle bir İslamcı yazarı internette tesadüfen gördüm ve çok sevindim. akp döneminde İslami camiada büyük bir akıl tutulması yaşanıyor, neredeyse İslamcı bildiğimiz kanaat önderlerinin tamamına yakını akp’yi her şeyiyle macunlamakla meşguller, buna Erbakan Hocanın ölümünden sonra Miili Görüşün medya kuruluşları da dahil. Fetullah cemaati düne kadar akp’nin tetikçisiydi, şimdi araları açıldı. Düşüncelerim konusunda akp’liler işlerine gelmediği için komplo teorisi, soğuk savaş zihniyeti diyeceklerdir, tarih okumalarını öneririm, bu yazdıklarıma az bile dersiniz: Akp, BOP kapsamında kurdurularak iktidara getirilmiştir, 28 Şubatın asıl gayesi aslında Milli Görüşün parçalanarak akp’nin ortaya çıkarılmasıydı. abd-ingiltere, tıpkı 1. ve 2. dünya savaşını kazananlar olarak dünyayı yeniden şekillendirdikleri gibi, soğuk savaşı kazanan taraflar olarak da dünyayı yeniden dizayn etmek istediler. Bu kapsamda, NATO’yu ayakta tutmak için yeni bir düşman uydurdular: İslam. İslam dünyasını yeniden dizayn etmek için BOP planını hazırladılar ve devreye soktular. Uyduruk ikiz kule saldırılarını bahane ederek İslam dünyasına askeri harekete geçtiler, zaten son 200-300 yıldır da buradaydılar. BOP’u daha kolay hayata geçirebilmek için taşeronlara ihtiyaçları vardı. Petro-dolar zengini Körfez ülkeleri zaten uşaklarıydı. Türkiye’nin iyi-kötü İslam dünyasındaki tek demokratik ve etkinliği olan bir devlet olarak bu projede kullanılması kaçınılmazdı. Bunun için İslam dünyasına sempatik gelebilecek, dindar görünümlü bir iktidara ihtiyaçları vardı. 28 Şubat operasyonuyla, kendi oyunlarını çok iyi bilen Erbakan saf dışı edildi, Tayyip ve ekibi medya tarafından parlatıldı ve nihayetinde akp kurduruldu ve çıkardıkları 2001 ekonomik kriziyle de diğer partileri tasfiye ederek akp’yi tek başına iktidara getirdiler. Erdoğanın 36 ayrı yerde milyonlarca kişinin önünde bağıra bağıra BOP’un eşbaşkanı olduğunu açıkça söylemesi nettir. Sağladıkları büyük medya gücü, sıcak ve kara para ile her şeye rağmen ekonomik istikrarın devam ettirilmesi, İsraille one minute gibi tiyatrolarla yapılan manipülasyonlarla akp’nin iktidarı devam ettiriliyor. Bu sayede Ortadoğu adeta kan gölüne döndü, Irak ve Suriye iç savaşa sürüklendi, mezhep savaşları kışkırtılıyor, Libya parçalandı, Mısırda önce ordu tarafından Müslüman Kardeşler iktidara getirildi ve sonra aynı ordu tarafından devrildi, Mısırın iç savaşa sürüklenmesi için sözde darbecilere karşı çıkılıyormuş numaralarıyla Müslüman Kardeşleri sokağa çekmek için akp tarafından Rabia adı altında gaz verdirtiliyor. Irakta Kürt devletinin kurulması için her türlü yardım yapılıyor, bir taraftan da Türkiyenin parçalanması için adımlar atılıyor. Daha birçok konuda taşeronluk devam ediyor. Bu durumda, başörtüsünün serbest olmasının ne anlamı var? Başörtüsü gibi konular tüm bu ihanetlere örtü yapılıyor aslında. Keşke biz haksız olsak. İnsanlar çoğu zaman oynanan oyunların farkına iş işten geçtikten sonra varıyorlar, kullanıldıklarını çok daha sonra net anlıyorlar.

Bir cevap yazın