Bir “Gezi” düşmanlığı yazısı

2012_0509_mendiGezi olayları üzerine yapılan/yapılası değerlendirmelerin iki boyutu olduğunu düşünüyorum.

İlki toplumsal bir dinamik olarak, iktidar/otorite figürü karşısında bir şehirli/gençlik isyanı şeklinde ortaya çıkan Gezi’nin beslendiği dinamikler ve süreçler üzerine…

İkincisi ve bu yazımda tartışmaya çalışacağım üzere, Gezi’nin karşısına hükümet tarafından yığılmaya çalışılan barikat ve bunun siyasal/toplumsal karşılığı.

Bu ikincisi; yani aslında Gezi’yi tersinden besleyen ve meşrulaştıran iktidar güdümlü “Gezi nefreti” üzerinde durulmaya değer.

Başbakanın “Kabataş’ta başörtülü bacıma saldırdılar, bira şişesiyle camiye girdiler” gibi asılsız söylemlerle tahrik ettiği toplumsal kesimi aslında kabaca tanıyoruz.

Bu, Türkiye’ye has olmayan, tarih boyunca tüm iktidarların egemenliklerini kullanmak için istismar ettiği mustaz’aflaştırılmış kitlelerdir.

Kendi mahrumiyetlerinin sorumlusu olarak tepesine çöreklenmiş iktidarı değil de onun işaret ettiği “ötekiler”i gören, görmeye zorlanan geniş kitleler, iktidarların linç kültürünün taşıyıcısı olarak kullanılmışlardır.

Zira iktidarın gösterdiği hedeflere saldırmanın, iktidara yakınlaşmanın bir aracı ya da en azından psikolojik olarak iktidar sınıfıyla aynılaşmak üzerinden bir “iktidardan mahrumiyetin telafisi“ duygusuna yol açması söz konusudur.

Bu manipülasyon silahını cumhuriyet iktidarları kurulduğu günden beri kullanmıştır.

Ancak Gezi isyanının, karşısına dikildiği iktidarın “İslami” referansları olan bir ekip oluşu, geniş dindar kitlelerin (çoğu haklı olan) tarihsel korkularının iktidar tarafından istismarını kolaylaştırmıştır.

Cemaatler tarafından kontrol edilen geniş dindar kitlenin iktidar yanında yer alması bu açıdan ilginç değildir aslında.

Zira bu kitle sadece AKP iktidarına değil Cumhuriyet’in tüm iktidarlarına itaat etmiş ve bunu dini argümanlarla desteklemiştir.

Bu kitle 28 şubat sürecinde kendi “başörtüsü”ne dahi sahip çıkmamış, devletin helal ve haram koyucu sıfatlarına iman etmiş, (şimdi sövdükleri) dönemin iktidarına “lebbeyk” demişlerdir.

Dolayısıyla 28 Şubat’ın kudretli paşalarına rüku eden bu “cemaat İslamı”nın şimdinin Başbakan’ına secde etmesi anormal bir durum değil.

Vahim olan, aslında iliklerine kadar çürümüş böyle bir iktidarın karşısında ilk önce “isyan” etmesi gereken “İslamcı” ekiplerin iktidar zabıtasına dönüşmesi sürecidir.

Bu tersine evrim aslında AKP iktidarında değil 28 Şubat’ta başlamış, devlet karşısında hiçbir ilkesel duruş/tavır konulamamış, bu yöndeki son derece zayıf çabalar da bizzat lider konumundaki insanlar tarafından boğulmuştur.

Dolayısıyla AKP tecrübesi aslında Türkiyeli Müslümanların “zillet” karşılığı “iktidar” olma hikayesidir.

Tekrar etmek gerekirse cemaatlerin kontrolündeki dindar kitlelerin iktidar yanında yer almaları ve Gezi’ye dönük düşmanlıkları bu açıdan anormal bir durum değildir.

AKP’nin, daha doğrusu Başbakan’ın emir kulu haline gelen İslamcı ekiplerin Gezi düşmanlığını ise 28 Şubat’ta teslim oldukları, iktidar olma dışında hiçbir şeyle telafi edilemeyecek bu zillet halinde aramak lazım.

Gazetecisinden akademisyenine, “alim”inden kanaat önderine kadar tüm bu ekip, böylesine büyük bir bedelle edindikleri iktidar için en iyi bildikleri şeyi;  iktidarın/gücün yanında durmayı tercih ediyorlar.

Tüm bu söylediklerimiz aslında bizim neden Gezi’nin yanında durduğumuzu da tersinden izah eder.

28 şubat’ta yanımıza gelmeyenler, şimdi yanımızda “Geziciler”i görüp bizim oraya gittiğimizi düşünüyorlar.

Aslında biz aynı yerde; devlet iktidarının karşısında, iktidarın yok saydığı toplumsallığın yanında duruyoruz.

Kıblemizi iktidara göre değiştirmeksizin, Allah’tan başkasına rüku etmeksizin.

KADRİCAN MENDİ

Bir cevap yazın