2014_0602_gezi

Kendi kendimize yalan söylemek, kendimizi kandırmak düşeceğimiz belki de en ciddi hata. Dalga geri çekiliyor. Geçen sene bu zamanlarda sokakta olan milyonlardan (dile kolay, resmi makamlar dahi dört küsür milyon insandan bahsediyordu) eser yok bugün.

Berkin Elvan’ın cenazesinin ardından bir daha büyük kalabalıkların toplandığı eylemler gerçekleşmedi, gerçekleşemedi. Hepimiz gördük; 1 Mayıs geçen senekinden de cılızdı. Soma’daki katliam, sokağa da taşan bir öfkeye neden olduysa da şimdilik yeni bir kabarışa dönüşmeyen kısmi bir parantez olarak kalıverdi.

Bu geriye çekilişi sadece korkuyla, polisin dün bir kez daha şahidi olduğumuz amansız terörüyle açıklamak mümkün değil. Şiddet muhakkak hesaba katılması gereken bir neden elbette. Polisin sokağı sindirmek için bilinçli bir biçimde şiddeti seferber ettiği, kitleleri terörize etmeye, zaten mevcut olan geri çekilişi tam bir ricata dönüştürecek bir panik havası yaratmaya çalıştığı açık.

Geçen sene hep birlikte aştığımız korku duvarında açılan gedikler hızla onarılıyor, duvar daha da yükseltilip iyice berkitiliyor. Ancak korku tek, belirleyici neden değil.

* * *

Sokak muhalefeti bir siyasal-sosyal dönüşüm stratejisinin belirleyici momenti olarak tanımlanamayınca sokakta olmak kendisini ancak kendisiyle açıklayabilen bir mahiyet (sokakta olmak için sokakta olmak) edindi. Böyle olunca da yukarıda anılan atalet ve umutsuzluk, geniş kitleler nezdinde, sistem içi seçenekler arasındaki kavgaya, muhtemel bir “saray darbesine” ve elbet seçimlerle gelecek kolay bir çözüme bel bağlamaya götürdü.

Açıkçası bu geri çekiliş eğiliminin öyle yakın zamanda ve kolayca tersine çevrilmesi şimdilik mümkün görünmüyor. Yapılabilecek tek şey geri çekilişi “düzenli” hale getirmek, onun topyekûn bir ricat ve dağılmaya dönüşmesini engellemek…

Yüz binler bir çağrıyla harekete geçmek için tetikte bekliyor değil. Sosyal medya üzerinden yapılan merkezi toplanma çağrılarının vadesi çoktan doldu. “Meydanları özgürleştirme” lafzı mevcut güç dengelerini hiç dikkate almayan içi boş “devrimci verbalizme”, amiyane tabirle lafazanlığa dönüşmüş durumda.

Dünkü Taksim çağrısını düşünelim. Hareketin (biz anlamadıysak da devlet erkânının çoktan anladığı) gerileyişinin aşikâr olduğu koşullarda “düşman” güçlerinin en yoğun olduğu, onun en hazırlıklı olduğu alanda bir meydan okumaya girişmek yenilgiye davet çıkarmak değilse neydi?

Dün akşam Taksim’de kurbanlık koyun misali dolanırken aklıma zamanında Mao’dan okuduğum bir cümle geldi: “Kazançtan çok kayba uğrayacağımız ya da berabere kalacağımız yıpranma çarpışmalarından kaçının” diyordu Mao…. Aslında bu görüşleriyle Mao, “ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen komutan muzaffer olur” diyen (MÖ 6. yüzyılda yaşamış) Sun Tzu’nun izinden gidiyordu bir bakıma…

* * * 

Dün tam da kendi gücümüzle düşmanınki arasında büyük bir oransızlık olduğu bir durumda, sonuçları umursamadan çarpışmaya girdik. Sonuç ciddi bir demoralizasyon, muhtemelen sokaktan çekilişin daha sürat kazanması olacak.

Peki bu çarpışmadan kaçınamaz mıydık? Böyle elverişsiz koşullarda, nasıl sonuçlanacağı belli olan bir çağrı yerine mevcut güçleri derleyecek bir anlayışla hareket edemez miydik? Bir önceki sene sokağa çıkmış insanları bir biçimde seferber edebilecek, onlardan nispeten daha düşük bir angajman düzeyi talep etmekle beraber onlara gerçekten ulaşmayı hedefleyecek farklı tarzda bir çalışma yürütemez miydik?

Yukarıda adı geçen Sun Tzu, “düşmanı aldatmak için zayıf olduğunuzda güçlü, güçlü olduğunuzda zayıf görünün” der.  Biz dün, bırakın şaşırtmayı, hükümet ve polisin tam da bizden beklediği hamleyi yaptık ve olduğumuzdan da zayıf göründük.Oysa mevcut koşullarda demoralizasyona yol açacak bir yenilginin kesin olduğu Taksim çağrısı yerine, daha düşük profilli (ve olabildiğince az riskli) eylemlilik biçimlerini içerecek ve belki bir hafta, on güne yayılabilecek bir kampanyayla Gezi’nin moral itibar ve meşruiyetini arkamıza alabilirdik. Bu, Gezi’yle birlikte sokak siyasetiyle tanışmış insanlarla (Taksim’i zorlamaktan belki daha az spektaküler ama kuşkusuz daha sahici) bir yeniden buluşma imkânı sağlayabilirdi. Olmadı.

Gezi toplumsal muhalefet güçleri açısından muazzam bir sıçramaydı. Nefesimiz bu sıçrayışın devamını getirmeye şimdilik yetmedi. Ancak yine de Gezi öncesiyle kıyaslanamayacak derecede olumlu bir konumdayız…. Bu “uzun” bir yılda biriktirdiklerimiz saymakla bitmez. Çok zengin bir miras edindik. Ama dikkat. Ne kadar büyük olsa da her mirasın bir sonu var. Mevcut olanla, “mış gibi” yapmakla yetinir, reel güçler dengesiyle hiçbir rabıtası olmayan devrimci tınılı pozları siyaset sanarsak hepsi gibi bu mirasın da elbet sonu gelecek.

FOTİ BENLİSOY

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir