Demokratik İslam Kongresi ve Öcalan’ın “Teopolitik”i

2012_0509_mendiGeçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen “Demokratik İslam Kongresi ne ilişkin ne hükümetin muvazzaf aydınları cephesinden ne de İslami camiadan (Azadi İnisiyatifi’nin isme dönük eleştirisi ve Ali Bulaç ile Sıdkı Zilan’ın yazıları dışında) tek bir eleştirinin dahi olmaması açıkçası beni şaşırtmadı.

Ancak “Camiye ayakkabı ile girdiler” ya da emeği savunan Müslümanlara “solculara öykünüp 1 Mayıs’ta alanlara çıktılar” diye saldıran, tahkir eden gayret-i diniye muhafızı tetikçilerin bile bu kongreyle ilgili ağızlarını açmamaları yine de “manidar” geldi.

Zira son bir senedir Kürt Siyasi Hareketi’nin Hükümet’le geliştirdiği ilişkinin biçimi ve ufku, AKP‘nin iç ve dış siyasetinin yörüngesi etrafında yaşadığı yalpalamalar şahsım adına endişe vericiydi.

Öcalan’ın emri ile toplanan bu kongreyi, özellikle Öcalan’ın açılışa göndereceği metni merakla bekliyordum. Ancak maalesef tüm öngörü ve endişelerimi haklı çıkaran bir tablo ile karşılaşmış durumdayım.

İçinde bulunduğum İslami camianın tüm itiraz ve hatta sözlü saldırılarına rağmen 20 senedir Kürt Siyasal Hareketini her platformda savunmuş biri olarak, gelinen noktada; emperyalizm ve diktatörlük karşıtı bir İslamcının maalesef Kürt Siyasal Hareketi ile ortaklaşabilmesinin bir zemini kalmadığını görmüş durumdayım. Bu kararda da, kongrenin düzenlenme biçiminin ve özellikle Öcalan’ın artık haddini aşan tutumunun belirleyici olduğunu belirtmeliyim.

Daha önceki bir yazımda (1)  KSH’nin içinde bulunduğu zor süreci tahlil etmiş ve AKP’nin Kürtleri kendi Ortadoğu siyasetlerinde bir “Sünni” unsur olarak biçimlendirmeye çalıştığı noktasında uyarılarda bulunmuştum.

Anlaşılan belirleyici olarak Öcalan’ı işaret eden KSH, içinde bocaladıkları açmazı ‘Önder APO’nun AKP ile geliştireceği ilişkiye bağlamış durumda.

Son bir senenin gelişmelerini okuduğumuzda görünen manzara odur ki; Öcalan öncelikle Kürtler için bir “devlet” kurma fikrinden Türkiye lehine vazgeçerek, Barzani karşısında -Barzani’nin T.C. ile geliştirdiği ilişkiyi dengelemek- amacını güttü. Ancak bu siyasetin de altını doldurmaya tek başına “Misak-ı Milli” ortak paydasının yetmediği gören Öcalan, masaya daha büyük bir paket koyma zorunluluğunu hissetti.

T.C.’ye sunulan bu paket; AKP iktidarına Ortadoğuda “stratejik derinlik” kazandıracak Sünni-ılımlı İslam’ı temsil eden “İhvan-ı Müslümin” projesinin çökmesinin ardından, yerine konabilecek yeni bir “Sünni” unsur olarak bölge Kürtlerini pazarlama düşüncesidir.

Şahsen bunun tutacağını zannetmiyorum.

Lakin KSH’nin böyle bir yere, bizzat Öcalan tarafından taşınmaya çalışıldığı gerçeği es geçilemeyecek kadar vahimdir. Zira böyle denklem sadece Şii-Alevi unsurlar için değil aynı zamanda Kürtler için de hayati bir tehdit teşkil eder.

Öcalan, mezkûr kongreye gönderdiği mesajda amacının şu şekilde ortaya koymaktadır:

Özellikle islamın iki büyük merkezi olarak kendini günümüze de dayatan iktidarcı Arabi, Selefi akımlarla İrani şia akımların devletçilik bağlamında yol açtıkları büyük tahribatlara karşı mekan halk ve demokrasi merkezli kavramlarla mücadele bayrağı açmayı aynı dinin özündeki doğruya sadakatla bağlı olmanın gereği saymaktayım. İki iktidarcı devletçi merkeze karşı demokratik ve mekan merkezli karşı çıkışların en büyük toplumcu ahlaki ve politik ifadesi olarak islami yanıt aramayı bulmayı ve iradeleştirmeyi kongrenizin en temel görevi saymakta ve selamlamaktayım.

Her iki ana merkezci iktidarcı ve devletçi akım, kapitalist emperyalist yükselişin bağlamında gelişmiş olup dönemin egemen saltanat bloğu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde kullanılmıştır. Özellikle yeni dünya hegomonu olarak yükselen İngiliz İmparatorluğu tarafından. Halen de sıkı sıkıya kullanma durumu devam etmektedir.

Her 2 merkez de milliyetçilik mikrobunu islamın özüne karşı sonuna kadar kullanmışlardır. Kendi ulus devletlerini doğuşunda kapitalist emperyalizmin ana zor kavram ve uygulaması olan ulus devletçi sistemi en zorba tarzda kendi halklarına zalimce dayatmaktan asla tereddüt etmemişlerdir. Halbuki islami ümmet anlayışı öz itibariyle ulus devletçilikle asla bağdaşmaz.
Zaten İngiliz İmparatorluğu islam ümmetini parçalamak için ulus devletçiliği onun başat ideolojisi milliyetçiliği çok bilinçli olarak İslam ümmetinin bağrına beynine ve rahmine yerleştirmiştir. Son 200 yıllık tarih bir nevi İslamın mekanlarında ve halklarında İslamın bütün değerlerini neredeyse onulmaz bir biçimde tahrip etmiştir.”

Yani Öcalan bu kongrenin toplanmasına ilişkin amacını “iktidarcı Arabi, Selefi akımlarla İrani şia akımları” nın yol açtıkları tahribatlara karşı mücadele olduğunu, zira bu merkezlerin Osmanlı’nın yıkılmasında İngilizlerle beraber işbirliği yaptıklarını söylemektedir.

Öcalan’ın bu satırlarda muhatabın ortalama AKP seçmeni olduğu çok açık. Aynı tezi -tabii farklı kelimelerle- her hangi bir sağcı muhafazakâr aydının kaleminden de okuyabilirsiniz.

Burada tıpkı bir Türkçü- sağcı aydının yapacağı gibi Öcalan da bahsettiği tarihsel süreklilik içinde Osmanlı-T.C.- AKP sürekliliğinin İslam’ı kendi iktidar amaçları için nasıl kullandığından bahsetmemektedir. Bahsetmez, ama aslında “Arap-Selefi” ve “İrani-Şia” merkezlerini olumsuz ve emperyalizmin kuklası olarak tarif ettiğinizde, tek alternatif model olarak bölgedeki “Türk İslamı’nda tecessüm etmiş “Kültürel İslam”ı önerdiğiniz apaçık ortaya çıkar.

Zaten Öcalan mektubunda çözüm olarak bu “Kültürel İslam”ı önermektedir. Bu Kültürel İslamı Apo kendi tezleri doğrultusunda Kürtler üzerinden kurgularken T.C. devletinin tezi olan “Türk İslamı” ile de bir ortak paydaya taşıma telaşı içindedir. Ancak hızını almayıp kitlesine –ki bu kitle AKP seçmenine eklemlemeye çalıştığı muhafazakâr Kürtlerdir- Erdoğan’dan esinlendiği bir üslupla hedef gösterir;

Ama iki zalim merkezden kaynaklanan “hizbullah” ve “El Kaide” bozguncuları esasında kapitalist hiçleştirmenin İslam ümmetinin başına bela ettikleri güncel faşizmi temsil etmektedirler. İdam sehpaları kelle koparmalarıyla korkunç faşizmi başta Kürdistan halkı olmak üzere tüm İslam olan ve olmayan halklara insanlara karşı uygulamaktadırlar. Otoriter laikçi ve milliyetçi faşizmin dünün ve bugünün halen acımasızca uygulanan devletçi faşizmi iken sözde daha güncel ve radikal dinciliğin faşizmi de bu adı geçen akım ve partiler eliyle olmaktadır.”

Bu haddini bilmezlik bir tarafa bölgemizde Hizbullah’ı bu şekilde tarif eden hiçbir yapı veya isim, emperyalizmin ve diktatörlüklerin karşısında konumlandığını iddia edemez. Bu metinden çok açık anlaşılıyor ki Öcalan; kendince Müslümanları saf yerine koyup, iktidarın estirdiği “Şia-alevi-iran-hizbullah” düşmanlığından kendine manevra alanı kazanma peşindedir. Tekfiri çetelerle Hizbullah’ı aynı kefeye koyma densizliği ancak böyle bir ucuz siyasetin eseri olabilir.

Öcalan’ın Kürt Siyasal Hareketi üzerindeki yozlaştırıcı etkisini, gerekse HDP üzerinden içine girilen yeni süreci daha da tartışmamız gerekmektedir.  Ancak şimdilik şunu bir daha hatırlatmakta fayda var ki; Suriye olaylarının toz dumanı içinde kendine mevzi kazanmaya çalışmak Kürt Siyasal Hareketine ne itibar ne de alan kazandırır.

KADRİCAN MENDİ / Platform Haber

(1) “Misak-ı Milli Kürdistanı”, Kadrican Mendi, 30 Mart 2013

 

Bir cevap yazın