Betonlaşan Şehirler, Betonlaşan İlişkiler

2014_0510_cevre-doga-sehir

Şehir, içine doğduğumuz, yaşadığımız ve sosyal ilişkiler kurup, insani ve doğal çevreler edindiğimiz bir mekân olmanın ötesine geçti.

Yerel ve ulusal yöneticilerin zihniyeti, her şeyi ranta çevirme mantığıyla çalışmaya başladığı günden beri; şehirler de yaşanabilir mekânlar olmaktan çıkmaya başladı.

Her şeyin metalaştırılarak, ticari bir mala dönüştürüldüğü bu neoliberalleşme döneminde, şehir de artık insansız bir toprak parçasıymış gibi algılanıyor.

Kentsel dönüşümler, mekânsal paylaşımlar, imar planları ve değişikliklerinin hepsi insana göre değil banka hesaplarına, kredi olanaklarına göre ayarlanıyor.

Haliyle böyle bir gidişat, şehirlerin dokusunu değiştirdiği gibi dokusu değişen şehirler de sosyal dokuyu değiştiriyor.

Anlayacağınız sorun, sadece şehrin değişmesiyle sınırlı kalmıyor, bu karşılıklı etkileşim süreci toplumsal yapıyı da değiştiriyor.

Sosyal dayanışmanın yerini bireyselleşmenin, paylaşmanın yerini yalnızca kendi için biriktirmenin aldığı bu dönemde, aile küçüldükçe küçülürken; sosyal çevre de giderek sanal mekânlarda kurulur bir hal alıyor.

İnsanın yaşadığı şehirle irtibatı sadece temel tüketim ihtiyaçlarını karşılama kademesine kadar indikçe de, o mekânda olan bitene kayıtsızlığı bir o kadar artıyor.

Şahsen bu sorunun şehrimizde hızla yaygınlaştığı kanaatindeyim.

O sebeple büyük bir depremi yaşamış ve bir sonrakine doğru usul yavaş yol alan bir şehrin sakinlerinin böylesi bir kayıtsızlık hali sürmesinden tedirginlik duyuyorum.

Elbette bu durumun, şehrin yerel yöneticilerine geniş bir hareket alanı açtığı aşikâr.

Onlar da kimsenin sözün ve icraatın takipçisi olmadığı bu şehirde, dilediklerini diledikleri gibi yapma lüksünü yaşıyorlar.

Sağlıklı bir kontrol ve denetim mekanizmasının toplum tarafından geliştirilememiş olmasının yarattığı boşluğu istedikleri şekilde dolduruyorlar.

Fakat bunun ne kadar sürdürülebileceği konusu soru işareti.

İnsanların kayıtsızlığına karşı doğanın da aynı şekilde tepkisiz kalacağını zannetmeyelim.

Nitekim Sapanca Gölü’nde yaşadığımız sorunun bir boyutunda bunun olduğunu görmemiz gerekiyor.

İnsanın yapıp ettiklerinin yalnızca kendi hayatını etkilemediğini, sonuçlarının doğaya da yansıdığını bu vesileyle bir kez daha hatırlamak zorundayız.

Sapanca gölü çevresinde yükselen siteler, yeşil alanların betonlaştırılması karşısında hiçbir tedbir alınmadı.

Büyük fabrikaların endüstriyel amaçlı su kullanımına hiçbir sınır yada engel konulmadı.

Temiz içme suyunun bu şekilde hoyratça sömürülmesine müsaade edildi.

Her şeye rant gözüyle bakıldığı bu dönemde böyle yapılması da şaşırtıcı değildi aslında.

Bunlar yetmezmiş gibi gölü besleyen derelerin üzerine bir bir açılan su fabrikalarına da ne sınır ne de denetim getirildi.

Sıfırdan büyük bir rantın nasıl oluşturulabileceğinin, siyasal iktidarın ranta nasıl dönüştürülebileceğinin en somut örnekleri oldu o derelerin sırtından yükselen şirketler.

Ve insanoğlunun hırsına, siyasetin istismarına karşı Sapanca Gölü tepki veriyor.

Her ne kadar bu hafta yağan yağmurlarla Rabb’imiz bizi lütuflandırmışsa da, bir aylık yağış bir günde düşmüşse de, bu yağışlar kafi değildir.

Bu yağmur, gölü ölüme sürükleyen süreci durdurmaya yetmemiştir.

Göl hâlâ ciddi bir risk altındadır.

Çünkü sorunun bir boyutunda kuraklık varsa, asıl kaynağında yukarıda anlattığımız sömürü düzeni vardır.

Suyumuzla birlikte her geçen gün betonlaşan toprağımıza da sahip çıkmak zorundayız.

TOKİ tarafından yıkılacak şehir stadının yerine rezidans ve AVM yapılacak olmasına henüz ciddi bir tepki gösterilmiş değil.

Yeşil alanların her gün azaldığı şehrimizde, o arazinin park olarak halka açılması gerekirken, TOKİ’nin ucubeleriyle doldurulmak istenmesinin ardında da şehir halkının bu kayıtsızlığı yok mu zaten?

Diledikleri gibi hareket etme fırsatçılığını biraz da bu tepkisizlik ortamında bulmuyorlar mı?

Velhasıl gidişat iyi değil.

Buna karşı süregiden derin sessizlik ise hiç mi hiç iyi değil.

BEYTULLAH ÖNCE/Sakarya Yenihaber

Bir cevap yazın