17 Aralık: Devlete Karşı Operasyon mu, Devlet Operasyonu mu?

2014_0207_emre-berberTürkiye 17 Aralık’tan beri, emniyet ve adliye kaynaklı operasyonlar üzerinden şekillenen çok yeni bir siyasî sürecin içerisinde seyrediyor. Sürecin yoğun saldırı altında olan ve bir türlü müdafaadan çıkamayan tarafının baş aktörü, Tayyip Erdoğan, sürecin başından beri bize yaşanılan şeyin ne olduğunu ve anlama geldiğini en yüksek perdeden ‘anlatmaya’ çabalıyor. Buna mukabil, Fethullah Gülen Cemaati’ne yakın medya organları ise tersten bir propaganda faaliyeti yürütüyor.

Erdoğan, daha sürecin başında kendi kurgusunu ‘dış komplo’ iddiası üzerinden bina etmeyi tercih etmişti. Bu kurguya göre asıl önemli olan yolsuzluğun varlığı ya da yokluğu değil, yolsuzluk iddiası üzerinden milli iradeye karşı yapılan ameliyattı. Nitekim normal şartlarda birleştirilmesine gerek olmayan dosyaların birleştirilerek soruşturulmanın sürdürülmesi, operasyonların ‘pek manidar zamanlamaları’ ve bu operasyonlara destek veren çevrelerle birleştiğinde ‘büyük oyun’ ayan beyan ortaya çıkıyordu. Bu politik kampanyanın son ve belki de en karikatürize izdüşümü de AKP’nin önümüzdeki yerel seçim için Erdoğan’ın ‘sıfatını’ değiştirmesi oldu. Parti, kampanya sürecinde Erdoğan için ‘dünya lideri’ sıfatı yerine ‘Yeni Türkiye’nin İstiklal Mücadelesi Lideri’ sıfatını kullanarak propaganda yapacak[1].

Hükümet kanadından 17 Aralık tarihli operasyona karşı verilen tepki, böylece, bu operasyonun milli iradeye ve tüm Türkiye’ye yönelik dış destekli bir operasyon ve komplo olduğu ana teması etrafında örüldü. Erdoğan tarafından operasyonun hedefinde yalnızca kendisinin olmadığı, aksine bu operasyonla ilerleyen ve güçlenen Türkiye’nin hedef alındığı sıklıkla ve kuvvetle dillendirildi. Bu şekliyle ve hele son sıfatıyla Erdoğan zımnen ‘bu operasyon tüm Türkiye’ye, dolayısıyla da devlete karşı bir operasyondur’ diyerek kendisini bütün ülkenin ve devletin milliliğinin ve  bağımsızlığının koruyucusu olarak takdim etmeyi denedi.

Bu süreç devam ederken, Fethullah Gülen 16 yıl aradan sonra ilk defa iki gün önce bir televizyon kanalına görüntülü bir röportaj verdi. Gülen de bu röportajda, kendi kapalı üslubuyla, yukarıda zikrettiğimiz kampanyayı çürütecek ve içinde bulunduğumuz siyasî süreci anlamamızı sağlayacak fevkalade kritik ve mühim ‘hatırlatmalarda’ bulundu.

Gülen röportajda ilk olarak, hem de daha röportajın başlarında, okulların açılmasının hikâyesinin Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından oradaki ‘soydaşlarımıza sahip çıkma’ kaygısıyla başladığını dile getiriyor. Cemaat’in adeta bütünleştiği, en büyük eseri olan okullar için “bunu çok farklı anlayışta olan insanlar makul buldular, mantıkî buldular. Ve öyle kimseler, bu mevzuda, öyle cazip tekliflerde bulundular ki, ihtimal vermezsiniz” diyerek sözlerini devam ettiriyor. Röportajın sonlarında ise bu okulları daha önce Çevik Bir’e teklif ettiği gibi, şimdi de devlete bırakmaya hazır olduklarını, hatta bunu da bildirdiğini belirtiyor.

Yani, Gülen, ‘bu okullar bir devlet projesidir’ demiş ve böylece kendi ‘milliliğini’ de göstermiş oluyor. Cemaat’in en önemli eser ve uğraşı olan okulların, Türk Devleti’nin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından oluşan boşluğa nüfuz edebilmesi için hayata geçirdiği fevkalade işlevsel bir proje olduğunu anlatıyor. Projenin ilk günlerinde okulların açılmasını makul bulan çok farklı anlayıştan insanların böyle bir muhakeme yürütmelerinin sebebi de zaten Cemaat’in ve okulların devletle kurduğu bu ilişkide yatıyor. Nitekim dönemde İslamî kesime karşı duruşuyla bilinen Bülent Ecevit’in kamuoyunun önünde ‘bu okulların Türkî cumhuriyetlerde Türkiye’nin nüfuzunu arttıracağını ve Gülen grubunun İslam’ın laiklikle uyumlu/çağdaş yorumunu yaptığını’ belirterek açıkça okulları ve Fethullah Gülen’i savunması da doğrudan buna işaret ediyordu[2]. Ve son olarak yine gerek 28 Şubat döneminde gerek de şimdi, Fethullah Hoca’nın bütün bu okulları (katiyen AKP’ye değil fakat asli sahibine) devlete bırakabileceğini dillendirmesi de aynı sebepten.

Gülen’in satır aralarında Cemaat’in devletle olan bu münasebetine dikkat çekmesi, okullarla (ve dolayısıyla Cemaat’le) devletin ciddi bir kanadı arasında doğrudan bir birliktelik, beraberlik ve geçiş olduğuna işaret etmiş olması mühim. Bütün bunlar, Erdoğan’ın süreci bütün bir ülkeye (yani devlete) karşı geliştirilen dış destekli bir operasyon olarak takdim etmesine de cevap mahiyeti taşıyor. Gülen, kendisinin ve Hizmet’in zaten devletle birlikte pozisyon aldığını, devletin içindeki kadim kimi kadrolarla eskiden kalma sıkı bağlar üzerine kurulduğunu, muhtemelen bu operasyon sürecinin de bu bağlar üzerinden hareket ettiğini ibraz ediyor. Bunları vurgulayarak, devletin yanında duranın kendisi olduğunu, bu operasyonun dışarıdan devlete doğru değil, tam aksine bizzat devletin içinden Erdoğan’a doğru geliştirildiğini söylemiş oluyor. Tabi bu anlatıya göre Erdoğan’ın süreç boyunca geliştirdiği propaganda ve ‘Yeni Türkiye’nin İstiklal Mücadelesi Liderliği’ ve dış komploya karşı millilik vurgusu da bir hayli anlamsızlaşıyor.

Ayrıca sürecin bu şekilde okunmasıyla beraber Erdoğan’ın karşı karşıya olduğu tehlikenin boyutları da açığa çıkıyor. AKP iktidara gelebilmek için yerel ve küresel müstekbirlere pek çok vaatte bulunmuş ve bir akitler sisteminin içerisinde kendisine yer açmıştı. 90’larda devletin yoğun oranda kaybolmuş olan toplumsal meşruiyetini devlete iade edebileceğini, 24 Ocak kararlarıyla tekrar başlayan devletin kadim politikası küresel kapitalizme entegrasyonu başarıyla ilerleterek sürdürebileceğini, devleti Batı Bloku içerisinde tutup pozisyonunu sağlamlaştırabileceğini ve hatta model bir ülke inşa edip İslam Dünyası’nın Batı’yla entegrasyonunda kritik ve öncü bir rol ifa edebileceğini vaat etmiş, projeyi bu vaat ve tekliflerle almıştı. İyisiyle kötüsüyle bütün bu vaatler gerçekleştikten sonra, şimdi ittifaklar bozulmuş, akitler infisah etmiş, devlet ve Batılı ortakları Erdoğan’ı tasfiyeye girişmiş gözüküyor.

Sürecin ne olduğunun anlaşılması hayatî önem arz ediyor. Devletin içindeki hatrı sayılır önemdeki kimi kadrolar, devlet kendisini başarıyla revize ettikten sonra şimdi bu revizyon projesini icra edenleri değiştirme yoluna gidiyor veya en azından buna onay veriyor. Yaşanılan şey dış kaynaklı bir operasyon ya da zamanında devlete ‘sızmış’ bir cemaatin kendi insiyatifiyle yaptığı tekil bir hamleden ibaret değil de bizzat devletin bütüncül ve sürekli politikasının ürünü olduğundan dolayı ikna kabiliyeti de tehlikeli derecede yüksek. Sermayedar olsun, bürokrat olsun, gazeteci olsun; Erdoğan sonrası Türkiye’de nüfuzunu koruyabilecek herkesin Erdoğan sonrası Türkiye’ye ikna olması pekâlâ mümkün. Neticede ‘devlet-i ebed müddet’ ve ‘hikmet-i hükümet’ şeklinde terkiplerin egemen olduğu bir toplumsal bilinçaltının üzerinden konuşuyoruz.

Erdoğan da bunun farkında olduğundan dolayı zaten ittifakların bozulmasına karşı bu tarz-ı siyaseti terk edip doğrudan ve yalnızca ‘halka yaslanan’ bir politika izleme yoluna filan gitmiyor. Halk nezdinde her zaman yaptığı gibi çiğ propagandatif bir söylem kuşanırken, öte yandan, asıl uğraşı olarak ise çaresizce bozulan bu ittifakları tekrar tesis etmeye çalışıyor. Kendisiyle beraber çalışan odaklara kendisinin hala en kârlı ortak olduğunu ispata gayret ediyor. Belki devletin içinde yürüttüğü ‘müzakereler’ çok görünür olmuyor ama dışarıyla kurulan ilişkilerde bu ayan beyan ortaya çıkıyor. Mesela Zaytung’un ifadesiyle ‘paralel yapıyı dış mihraklara şikâyet ettiği’ son Brüksel gezisinin ardından Başbakan’ın ‘Paralel yapıdan AB de rahatsız oldu’ şeklinde demeç vermesi[3] ve Yenişafak’ın bu ziyareti ‘Brüksel’de Bahar Havası’ başlığıyla takdim etmesi[4] buna örnek.

Bütün bu vaziyet sistemi egemenlerle uzlaşarak değiştirme politikasının mahiyet ve imkânına da tekrar ışık tutar vaziyette. Bugün Erdoğan’ın ve AKP’nin sistemin unsurlarıyla yaptıkları mutabakat üzerinden şekillenen iktidarları yıkılmaya yüz tutmuşken, geriye ülkenin en belirleyici iki İslamî oluşumunun birbirlerine düştükleri kavgada kendilerini devletle tanımlayarak öne geçmeye çalışmaktaki cevvaliyetlerinin hazin hatırası kalacak. Bu durum, eğer hala öyle bir şey kaldıysa, devletten bağımsız bir İslamî akıl ve söylemi temsil eden Türkiyeli Müslümanlar için bir ders niteliği taşıyor.   


[1] http://siyaset.milliyet.com.tr/basbakan-erdogan-in-sifati-/siyaset/detay/1828472/default.htm

[2] http://www.zaman.com.tr/huseyin-gulerce/ecevit-gulen-gorusmeleri_451673.html

[3] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/01/23/paralel-yapidan-avrupa-birligi-de-rahatsiz-oldu

[4] http://yenisafak.com.tr/politika-haber/brukselde-bahar-havasi-22.01.2014-612141

Bir Cevap Yazın