AKP-Cemaat kavgasına ilişkin çok konuşulup hiç söylenmeyenler

2012_0509_mendiBir Müslüman olarak yaşadığımız ana hangi eksende yaklaştığımız, söyleyebileceklerimizin de çerçevesini ve içeriğini belirliyor.
Bu açıdan, 80’ler ve 90’lardaki “İslami uyanışı”ı yaşamış, 28 şubatı tecrübe etmiş bir kuşağın mensubunun yaşadıklarının hülasası aslında daha genel bir krizin Türkiye siyasetindeki yansımalarıdır.
İslamcı tez, 12 eylül sonrasının devlet eliyle kotarılmaya çalışılan ve aslında bir “dindarlaştırma” çabası olan “islamizasyon” politikalarının beklenilmeyen bir sonucu olarak görünür hale geldi.
Kitlelerin devlete itaatini sağlaması umulan bu projenin, özellikle üniversite gençliği içinde filizlenen ve daha ziyade bir aydın hareketi olan ilk İslamcı nüvelerin “itaati” sorgulayan bir çizgiye kaymalarıyla revize edilmesi ihtiyacı hasıl oldu.
Öte yandan, Devletin Diyanet üzerinden tüm çabalamalarına rağmen, Türkiye dindarlığının ana parçası da kendisini bir cemaat sosyolojisi içinde 28 şubat’a kadar taşıdı.
Bu süreçte kendilerinden devlete itaatleri istenen ve beklenen cemaatler, bu itaati sağ partiler üzerinden bir pazarlık nesnesine dönüştürebileceklerini farkettiler.
Demokrat parti tecrübesinden itibaren “itaat”in bir pazarlık nesnesi olarak kullanımı, cemaatlerin temel siyasal programına dönüşürken “devlete itaat”in kendisi varolmanın yegane imkanı olarak algılandı ve kabul edildi.
Sağ siyasetin açtığı bu kapıdan cumhuriyetle birlikte cemaatlerin devlet ile kopan ilişkilerinin yeniden kurulması gerçekleşti.
Cemaatler içinde “devlet” olgusuna ilişkin İslami bir tartışma ise gündeme hiç gelmedi.
Yukarıda zikrettiğimiz “İslamcı aydın” çevrelerde kısmen tartışılan “devlet” ise, İslamileştirilebilecek “nötr” bir kavram olarak ve “İslami devlet” dolayımında tartışıldı.
Nebevi tecrübenin mirasçısı olduğunu iddia edenlerin “İktidar” mefhumunu tahlil etmeksizin; iktidarın örgüt şeması olan devleti tartışmaları, doğal olarak, bugün yaşadığımız “iktidar” krizi karşısındaki şaşkınlığa dönüştü.
Devlete İtaatin; aslında ona ruhunu ve bilincini veren kendi tarihselliği içindeki sınıf iktidarına itaat olduğu gerçeğiyle cemaat islamı yüzleşmek istemedi.
Bunda kitlelere “devlet ebed müddet” gibi ideolojik bir içeriği “İslam davası” diye pazarlayan devletin paralel çabalarının payını özellikle hatırlatmak lazım.
Sağ siyaset üzerinden devlete kadrolar vermenin aslında devletten mevzi kazanmak zannedilmesi bu “yanlış bilinç” halini tahkim etti.
50’lerden itibaren cemaatlerin – ama istisnasız tümünün- devlete kadrolar üzerinden sızmak dışında bir politik gündemleri olmadı.
“Müslüman kadro”lar devlete yerleştikçe daha doğrusu devlet tarafından devşirildikçe, bir pazarlık aracı olarak kullanılan “itaat”in kendisi, bizatihi bilinç haline dönüştü.
Devlete itaat, iktidarın mahiyetinden bağımsız olarak İslami bir vazife olarak yeni jenerasyona da aktarıldı.
Bırakın “iktidar”ın mahiyetine ilişkin bir tartışmayı, bu kadroların en başındakinden sıradan bir temsilcisine kadar yapılanların tamamı dokunulmazlık kazandı.
Bugün dindar gençliğin devletin “milli istihbarat teşkilatı”na bile toz kondurmaması, “başbakanı yedirmeyiz” derken aslında mevcut statükoyu savunmak gibi bir zokayı yuttuklarının farkında olmamaları, on yıllık Akp iktidarında nasıl bir “itaat “ kültürünün yerleştirildiğini gösteriyor.
İşin bir başka vahim yönüde, Zihni ve ameli üretiminin tamamını devlet ile kuracağı ilişki üzerinden harcayan Türkiye İslamcılığınin içinde yaşadığı topluma hızla yabancılaştığının farkında olmayışı.
Arap baharı ile başlayan süreçte, İslamcıların önüne iktidar ve devlet meselesine yaklaşımda pozisyonlarını yeni den gözden geçirme fırsatı çıkmışken maalesef yaşananlar bu fırsatın harcandığını gösteriyor.
Özellikle mısır ve Türkiye örneğinde görüldüğü üzere bu ülkelerin islamcıları ve İslami cemaatleri, yaşadıkları toplumla adalet temelinde ilişkiler geliştirmek yerine devlet ile geliştirilecek “yeni” fırsatları değerlendirmeyi tercih ettiler.
Ve Türkiye özelinde gelinen noktada, Kemalist cumhuriyetin 70 yılda başaramadığını 11 yılda başaran “İslami camia”, bugün bu muzafferiyetin şanını paylaşma noktasında savaşa tutuşmuş durumdalar.
Oysa tüm yaşanan, kazanan kim olursa olsun kaybedenin ümmet olacağı çirkin bir kavgadan ibaret.

 

One thought on “AKP-Cemaat kavgasına ilişkin çok konuşulup hiç söylenmeyenler

  • Değerli kardeş; Müslümanlar ve İslami kesim bugün tam bir sefaletin, bitmişliğin ve tükenmişliğin girdabında…
    Bırakın insanlığı kurtarmayı, kendini dahi ifade edemeyen, aşağılık kompleksinden kendini kurtaramayan Müslümanların sadece para, mal, mülk sahibi olmak ve iktidarı kutsallaştırmaktan başka bir tezahürleri yok, insani ve İslami anlamda hiç bir geçerli teori ve pratikleri yok, bilakis laf üretmekten başka bir şeyleri de söz konusu değil…

Bir cevap yazın