Yeni Türkiye’de İktidar Hesapları

2013_0310_emre-berberTürkiye’nin gündemi 17 aralıktan beri Cemaat ile AKP arasında kopan kavgayla belirleniyor. Özünde farklı kökenlere sahip iki yapı olan AKP ve Cemaat uzun yıllar bir ortaklığı götürdükten sonra görece kısa bir süre önce bir ayrışma yaşamıştı. Bu ayrışma 7 şubat 2012’de tarihe ‘MİT operasyonu’ adıyla geçecek hamleyle açık bir çekişme halini almıştı. Aşağı yukarı bir hafta önce, 17 aralıkta meydana gelen ‘yolsuzluk operasyonu’yla Cemaat ve AKP arasında yaşanan bu çekişme bir anda adeta sıcak çatışmaya dönüştü. Hele de dünkü istifalar ve Erdoğan Bayraktar’ın açıklamalarıyla beraber bu çatışma AKP için fevkalade yıkıcı bir hal de aldı. Peki, çatışmanın aktif unsuru olan Cemaat savaşı bu kadar yükselterek acaba neyi amaçlıyor?

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle bu operasyonun Cemaat’i aşan karakterine dikkat etmek gerek. Cemaat Erdoğan’a hamle yaparken ilk elde arkasına ABD’yi, devletin bir kanadını ve dolayısıyla bunların karşılığı olan sermayeyi alıyor. İkinci olarak Tayyip Erdoğan’ın yakınındakiler ve kurmayları üzerindeki iktidarının korkuya endeksli bir hale geldiğini ve aslında içinin koflaştığını anlamak gerekiyor. Üçüncü olarak Gezi Parkı’yla beraber iç ve dış siyasette meydana gelen hareketlenmenin yarattığı tesir ve ürettiği sonuçlar da akılda tutmalı.

Cemaat tarafından ortaya koyulan bu operasyonun muhtemelen devlet kademelerinde vücut bulan bir tavır alışa yaslandığı gibi uluslararası emperyalizm tarafından desteklendiği hususu da mühim. Burada önemli olan nokta ABD’nin ve temsil ettiği sermayenin bir süredir Erdoğan’a sırt çevirmiş olması. Cemaat, aslında bu odaklarla varılan mutabakatın üzerine bu operasyonu tetikleyerek kendisini belirli bir siyasal bağlama yerleştirmiş oluyor.

Erdoğan ve AKP; ABD tarafından Türkiye’nin ekonomisinin istikrara kavuşması ve memleketin uluslararası piyasalara açılması için desteklenegeldi. Erdoğan’ın iktidara gelişi de, Kemalist oligarşiye ve darbe teşebbüslerine karşı iktidarını koruyabilişi de bu destekle doğrudan ilintiliydi. Fakat özellikle 2010 sonrası süreçte Tayyip Erdoğan Batı tarafından tasarlanan ve arzu edilenden çok daha büyük bir güce erişmiş gözüküyor. Özellikle bu son süreçte Erdoğan, temin etmek için desteklendiği ekonomik istikrarı iki dudağının arasından çıkan bir kelimeyle sarsabilecek kadar kuvvetli bir hale geldi. Kapitalizm siyasî iktidarın tek bir odağın elinde toplanmasından memnun olmaz. Çünkü bu siyasî iktidarın sermayeye müdahalesine de kapı aralar. Kapitalizm ve piyasa bunun yerine mekanizmalardan ve dengelerden hoşlanır. Bu sebeple bir müddettir ABD de Erdoğan’ın haddini hududunu aşan iktidarından memnuniyetsizliğini belli etmeye başlamıştı.

Bu durum Erdoğan tarafından da görülmüş olduğundan, iktidar cephesinde bilhassa Gezi Parkı ayaklanmalarında ‘dış komplo’ ve ‘faiz lobisi’ söylemi hızla ön plana çıktı. Gezi Parkı olaylarının hemen ardından Erdoğan insanlara ‘kredi kartı kullanmamalarını’ salık verdi. Kısa süre önce ‘saygın işadamları’ olan ve arkasında ülke ülke gezenler artık faiz lobisinin temsilcileriydi. Erdoğan iktidarına karşı uluslararası bir komplo söz konusuydu. Bu arada, dünya beşten büyüktü ve Birleşmiş Milletler veto sistemi zorbalıktı. Bunlar ABD’ye mesaj olmasından daha çok Batı Erdoğan’a karşı açıkça cephe açtığında halk arasında yapılacak propaganda için altın niteliğinde yatırımlardı da. Yandaşların biraz daha ileride daha da net bir şekilde Batı’nın Erdoğan’a niye karşı olduğunu Erdoğan’ın ‘faiz lobisinin tekerine çomak soktuğu’, ‘BM sistemini sorguladığı’, ‘İsrail’e diklendiği’ gibi özünde şov olan ve somut bir şeye tekabül etmeyen işlerle açıklayacaklarına emin olabilirsiniz. Şimdiden, Erdoğan’ın meydanlarda bağımsızlık vurgusu yaptığını ve içinde bulundukları savaşın bir ‘kurtuluş savaşı’ olduğunu söylediğini duyuyoruz.

Gelişmeleri anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var. İktidarın pek çok formatı vardır ama korku iktidarın görünür olduğu son formdur. Hükmetme bir defa korkuya endeksli hale geldikten sonra artık fevkalade kırılgandır. Dışı ne kadar ihtişamlı olsa da içi koftur. Çünkü korkuya dayalı bir iktidarınız söz konusuysa korku duvarı aşıldığı anda her şey tersine dönebilir. Sizden rahatsızlığını şahsî homurdanmalarına gömenler aslında çok da güçlü olmadığınız anlaşılınca derhal karşınıza geçerler. Bunun için birinin ‘Kral çıplak!’ diye bağırması, birinin karşınıza dikilmesi, birinin aslında gücünüzün dışarıdan gözüktüğü kadar büyük olmadığını herkese ifşa edebilmesi yeterli olur.

Erdoğan’ın parti içindeki ve özellikle yakın kurmayları üzerindeki iktidarı da çoktan böyle korku endeksli bir karaktere bürünmüş gözüküyordu. Erdoğan’ın tarz-ı siyaseti etrafındakileri azarlayan, aşağılayan, iradelerini çiğneye çiğneye sakıza çeviren, dayatmacı bir siyaset. Üç bakanın Başbakan tarafından dövüldüğü iddiaları, Suat Kılıç’ın kendisine bu yönde sorulan soruya ‘hayır’ cevabını verememesi, Bülent Arınç’ın ‘ben saksı değilim’ içerikli son çıkışı ve Erdoğan Bayraktar’ın kendisine dayatılan istifa metnine itirazı bunun karikatürize hallerini teşkil ediyor. AKP’nin Türkiye’deki iktidarı değil ama Erdoğan’ın AKP içinde, kurmayları üzerindeki iktidarı çoktan yukarıda iktidarın son formu olarak bahsettiğim korkuya endekslenmiş gözüküyor.

İşte, 17 Aralık’taki operasyonla Cemaat, arkasında ABD ve sermaye de olduğu halde ‘Kral çıplak!’ diye bağırdı. Amaç; Erdoğan iktidarının görünen o müthiş ihtişamına rağmen aslında zayıf olduğunu ortaya çıkarmak, içinin koflaştığını ifşa etmekti. Böyle bir ifşaatı gerçekleştirerek Erdoğan’ın çevresindekilerin korku duvarını aşmaları ve çözülmeleri ümit ediliyordu. Zaten AKP’siz bir Türkiye’den çok, Erdoğansız bir AKP hesaplanıyor: Yeni bir denklem ve yeni bir denge.

Plan şimdilik başarıya ulaşıyor gözüküyor. 25 Aralık’ta üç bakanı ‘istifa ettirerek’ Erdoğan büyük bir zaafiyet göstermiş oldu. Bu noktada şunu da anlamak önemli; Erdoğan’ın kurmaylarıyla kurduğu ilişki karşılıklı bir himaye ilişkisi. Bugüne kadar Başbakan kurmaylarını ‘kimseye harcatmadığı gibi’, kurmayları da başbakanlarını ‘yedirmiyorlar’dı. Bu da beraber çalışmalarının temelindeki güven ilişkisini inşa ediyordu. Son istifalarla bu güven ilişkisi de tarumar olmuş oldu. Başbakan’ın soruşturmaya ismi karışan bakanların istifasını istemesi öteki kurmaylarını da namlunun ucuna koyabileceğine işaret ediyor. Yıllar içinde pek çok kirli işe bulaşmış isimler için bu değişim tehlike çanlarının çalması demek. Başbakan’ın bu şekilde zaafiyet göstermesi aşılan korku duvarının ‘içeride’ yarattığı etkiyi kopkoyu bir telaşa çevirmiş olmalı. Bu telaş da söz konusu AKP içi çevreleri Başbakan’ın etrafından çözülmeleri ve yeni iktidar denklemlerine açık olmaları konusunda çok daha duyarlı hale getirir.

Önümüzde iki ihtimal var: Sürecin mevcut gidişat üzerinden devam etmesi Erdoğan’ın tasfiyesi ya da en iyi ihtimalle 2014’te yetkisiz bir cumhurbaşkanlığına razı olmasıyla sonuçlanır. Bu durumda muhtemelen AKP içi yeni bir dengenin kurulması söz konusu olur. Fakat eğer etrafındakiler çözülmez ve Erdoğan direnirse Başbakan’ın orta-uzun vadede Saddamlaşma temayülü gösterebileceğini tahmin edebiliriz. Süreç ilerledikçe ve ABD’yi karşısında gördükçe Başbakan da kendi ilkesiz tarz-ı siyaseti gereği ters tarafa savrulacaktır. Bu ihtimal gerçekleşirse Başbakan’ı gittikçe daha çok anti-emperyalist politikaları savunan, kapitalizmi sorgulayan, İran ve bölgesel güçlerle yakınlık kuran bir lider rolü oynamaya çalışırken görmemiz olası.

Yaşanan bu ‘yeni nesil’ güç hesaplaşmalarının bizi götüreceği son mevki hala sürpriz. Ama her ne olursa olsun Erdoğan’ın o ihtişamlı iktidarının sonunun gözükmüş olduğu anlaşılıyor. Gezi Parkı’yla başlayan ve 17 Aralık operasyonlarıyla iyice somutlaşan çöküş süreci kısa veya uzun vadede Erdoğan’ın siyasî kariyerinin sonunu getirecek gibi duruyor. Meselenin varacağı son noktayı görebilmek için önümüzdeki günlerde yaşanacak olan kritik süreç dikkatle takip edilmeli.

EMRE BERBER / PLATFORMHABER 

4 comments

  • ellerine…kalemine sağlık Emre….
    keşke… ” bizim ” Solcularda.. okusa, böyle gerçekçi yorumlar yapabilse…nerede ne için durduklarını bilerek davransalar…

    Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İst. İl Y.K. üyesi/ Mehmet Nazım ÖZTÜRK

  • Yazar yeni İslamcı kuşağın sesi olmaya aday görünüyor. Korku iktidarı tespiti çok yerinde olmuş.
    Bu arada Batı ve diğer iç dış müttefikler için artık Erdoğan ile ilgili ” işinin bitirilmesinden başka” senaryo olmasa gerek. Onun da bundan sonra yapacağı işler ” bağımsızlık ” amaçlı değil sadece madem gidiyorum, öyleyse ” yakar giderim olacaktır ” Ama buna da gücünün yeteceğini sanmıyorum. Belki Erdoğansız AKP + BDP formülü gibi veya diğerleri. Belki bize düşen ” İslamcı çevrelerde yenice konuşulmaya başlayan İktidar – Siyasal parti- önderlik gibi tartışmaların yoğunlaştırılması olabilir….

  • Yazının genel olarak tespit sergileyici yönünü başarılı bulmamak haksızlık olur.
    Bunla beraber iki şeye dikkat çekmek isterim; birincisi: Bu şekilde iddia ve soruşturma ortaya çıkması halinde hangi ülkede sözkonusu bakanların istifa etmesi ya da ettirilmesi beklenmez ki? Bütün ülkelerde ilk olarak bu yapılıyor. Böyle yapmasıyla başbakanın zaafiyet gösterdiğini yazmak epey komik. Biz geç kalındığını düşünüp; bu konuda daha erken ve kesin bir kararla hükümetin bu bakanları istifa ettirmesini beklerdik. Hükümet için daha kaliteli ve sağlıklı olurdu bu. Peki şimdi yazıdaki “Başbakan’ın soruşturmaya ismi karışan bakanların istifasını istemesi öteki kurmaylarını da namlunun ucuna koyabileceğine işaret ediyor.” sözlerini pek iyi bir niyetle söylenmiş sayabilir miyiz? Ne yapmalıydı ya? Yapılması gerekeni yapmak zaafiyet ya da bir çözülme işareti değildir. “Çözülme var” algısını oluşturmak için bahane arama niyeti elbette yapılması gerekeni de çözülme olarak lanse edecektir. Başka anlam veremiyorum.
    İkincisi; bütün bu sıralanan ABD, kapitalism ve piyasa unsurlarının cemaatin perdesinden gölge oyunuyla Erdoğanlı Akp hükümetine karşı yıkım savaşına, güç mücadelesine girmesi Türkiye’yi nereye götürür? Ben buna bakarım. Nasıl bir ekomomik manzaraya ve bağımsızlık düzeyine taşır? Şu kısacık 11 gün içinde bile nereye götürdü, neler kaybettirdi buna bir bakmak gerekir değil mi? Seçimlere ramak kala bal gibi de kumpaslarla birbirine dolandırılan dosyalar eğer ülke menfaatini düşünmek sözkonusu olsaydı seçimden sonra ortaya çıkarılırdı. Bu adiliği kınarken iktidarda kimin olduğuna da bakılmaz. Hiçbir partinin meşru iktidarına şekillendirme yapılması kabul edilemez ve lafı dolandırmadan net tavır alınması beklenir. Halkın iktidarla yerinde-zamanında hesap kitap görmesi ise ayrı konudur. Ve bu yazıda tamamen şov olduğu iddia edilen şeyler de şov falan değil elbette. Asırların dayatılmış zorba gerçeklerini tek bir adamın dile getirmesi birden bire onları çözüp değiştirmez heralde; ne bekliyordunuz? sihirli değnek etkisi mi? Bunlara net olarak işaret etmesi bile evet rahatsız etti o merkezleri, sizin durduğunuz yerden bu rahatsızlık farkedilemiyor mu? Elbette bu tavır almalar liderliğin doğası ve konsepti itibariyle lidere bir vasıf ve çerçeve kazandırır. Bu da olası bişey zaten.
    Sonuç olarak bazı doğru tespitler arasında birçok boyutu çarpıtmak ve doğru tespitlerin etkisi altında kaynatmak mümkün olabiliyor.

  • Yazı, bir durum tespitinden ziyade temennilerle dolu. 11 yıllık AKP iktidarının o korku imparatorluğu diye yaptığınız tasvirlerin içi boş. Nasıl yani Saddmalaşan bir başbakan ama verebildiğiniz tek örnek Bakan Suat Kılıç’ın tokatlanması dedikodusu yolsuzlukla suçlanan Bayraktar’ın koltuğumu bırakmayacağım diye mızmızlanması.Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde 40 yıllık ömrünün 30 yılını anayasanın askıya alındığı (Ohal) bir yerde geçiren ben bu kadar komik bir korku imparatorluğu görmedim ya da siz devletin korkunç yüzünün ne olduğunu bilmiyorsunuz.
    Gezi gençliğini sizden ve bir avuç kemalist tayfadan başka kimsenin umursadığı yok. AKP iktidarına İslamcı bir söylemle karşı konulması altı üstü muhafazakar bir partiyi Müslümanların asr-ı saadetmiş gibi lanse etmeleri ve bununla yetinmeleri her İslamcıyı rahatsız eder/etmeli.Ancak bu güne kadar AKP’ye yaptığınız eleştirilerde kör bir Erdoğan düşmanlığından başka bir şey görmedim.

Bir Cevap Yazın