Müdahale çözümü değil kaosu derinleştirir

2013_0902_abd

Her yıl 1 Eylül’de birçok ülkede Dünya Barış Günü eylemleri yapılıyor.

Adil, barış dolu ve insanca yaşanılır bir dünya talepleri meydanlardan haykırılıyor…

Ve bu yıl da barış sesleri, bir yandan mazlumların çığlıklarına diğer yandan ise savaş naralarına karışıp gidiyor…

Her şey alt üst olmuş vaziyette.

Dünya tarihini düşününce “değişen bir şey yok” da diyebiliriz.

Öyle ya, savaşsız, acısız bir gün geçirebilmiş mi şu yaşlı dünya?

Yine de ne bir ders alınıyor ne de vazgeçiyor insan insanı katletmekten.

Ne için?

Hırs, kibir, istikbar, iktidar, rant, çıkar ve servet için…

Peki, büyük güçlerin bu savaşımından kim kazançlı çıkıyor?

Tabi ki yine kendileri!

Olan ise her zamanki gibi yine masum halklara oluyor.

İşte bakın, hemen yanı başımızda, Irak, Suriye…

“Özgürleştirme” diye Amerikan ordusunun öncülüğünde 10 yıl önce yapılan işgalden bugüne 1 milyondan fazla insan Irak’ta hayatı kaybetti.

Katliamlar, işkenceler, tecavüzler…

İnsanlık dışı ne varsa yaşadı Irak halkı 10 yılda.

5 milyona yakın insan ise bu süreçte yerinden, yurdundan oldu.

Bunlardan 2 milyonu, başka ülkecilere sığınmak zorunda kaldı.

Şimdi başka bir komşu ve kardeş halk yaşıyor aynı trajediyi.

Suriye’de geride kalan 3 yılda, Suriye’den geriye bir şey kalmadı neredeyse…

Yüz bine yakın insan hayatını kaybetti.

Milyonlarca insan yine yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

Kaçanların perişanlığı ayrı, kaçamayanların ki daha ayrı…

Baas rejiminin halkın meşru taleplerini şiddet politikasıyla bastırmaya çalışmasının bedeli her geçen gün daha ağırlaşıyor.

Son olarak buna kimyasal silah saldırısı da eklenmiş gibi görünüyor.

Her halükarda can güvenliğinin kesinlikle kalmadığı bir ülke oldu Suriye.

Sığınılacak bir yer neredeyse kalmadı.

Rejime karşı silahlı mücadele başlatan Suriye muhalefeti ise bugüne kadar dış güçler tarafından kendilerine verilen destek sözleri tam olarak tutulmadığı için bir çıkmaza saplanmış vaziyette.

Buna rağmen krizden çıkışa dair ciddi bir irade de ortaya koyulmuyor.

Bu tabloda, başta Türkiye olmak üzere bölge devletlerinin vebali büyük.

Son iki yılını sonuçları itibariyle hayli riskli politikalara endekslemiş Türkiye Hükümeti ise çıkış için ABD’nin askeri müdahalesine bel bağlamış gibi görünüyor.

Şayet ABD-NATO eksenli askeri bir strateji yerine, bölgesel bir siyasal strateji izlenseydi, ne süreç bu aşamaya gelirdi, ne de bu kadar ağır bir tabloyla karşı karşıya kalırdık.

Şimdi geldiğimiz noktada, Afganistan’da, Irak’da ve daha bir çok coğrafyada olan-biteni unutup, “insanlık” ya da “barış” adına Amerikan müdahalesini desteklemek ise akla, vicdana ve bölge halklarına hakaretten başka bir anlam taşımaz.

Üstelik bu müdahalenin şimdilik krizi derinleştirmekten başka bir önceliğinin de bulunmadığı ortadayken…

Peki bu noktada, Amerikan müdahalesine karşı çıkmakla birlikte, çözüm için nasıl bir tavır almak gerekiyor?

Bu konuda MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal’ın açıklaması, benim de desteklediğim bir yol haritası sunuyor.

“Suriye’de yaşanan bunca acı tecrübe göstermiştir ki, kalıcı bir barış, taraflardan birinin diğerini yok etmesi ile değil, ancak tüm tarafların bir masa etrafına gelerek önce genel siyasi affın ilan edilmesi, sonra takvime bağlanmış ve uluslararası gözlemciler tarafından garanti altına alınan anayasal, yasal ve idari reformların tesisi ve nihayetinde uluslararası gözlemciler denetiminde seçimlerin yapılmasından geçmektedir.

Özelde Suriye’de ve genel olarak da bölgede sürdürülebilir bir barışın tesisi için, mezhepsel ve etnik çatışmaları tüm bölgeye yayacağı apaçık olan büyük güçlerin askeri müdahalesine izin verilmemeli, mümkün olan en kısa sürede ateşkes sürecinin başlatılmasına ve akabinde tüm tarafların dahil olacağı bir konferans ile adil ve katılımcı bir siyasal süreç işletilmelidir.”

Savaşsız, adil ve özgür bir geleceğe kavuşmak temennisi ile…

 Beytullah Önce / Sakarya Yenihaber

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir