Dış politikada “hesap hataları”

2012_0529_davutoglu

AKP hükümetinin önce Suriye ve şimdi de Mısır’da yaşananlar dolayısıyla ciddi bir sıkıntı içerisinde olduğu konusunda hemen hemen bütün gözlemciler hemfikir. “Stratejik derinlik” arayışının Türkiye’yi bölgesinde ne ölçüde yalnızlaştırmış olduğu üzerine çokça şey yazıldı ve söylendi. Amiyane tabirle “evdeki hesabın çarşıya uymadığı” söylenebilir elbette ama AKP’nin onca tantanayla ilan edilmiş emperyal tınılı dış siyasetinin karaya oturması basit bir “hesap hatası” olarak değerlendirilebilir mi? Bu başarısızlığın müsebbibi kimi taktik yanlışlar, güç ilişkilerinin değerlendirilmesinde acelecilik ya da bazı zamanlama hataları denip geçilebilir mi?

Hayır; AKP hükümetinin ana akım medyaca “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçte çuvallayışının temel bir nedeni de, onun bu süreci okuma biçimi, yani bu süreci değerlendirmesini mümkün kılan düşünsel prizma. AKP başından itibaren Türkiye tarihine dair kendi yorumunu genelleştirerek “Arap Baharı”nı, Müslüman milletin Batıcı-seküler otoriter rejimlere isyanı olarak değerlendirdi. Bu zaviyeden bakıldığında Arap ayaklanmaları geçen yüzyılda cereyan eden bir tarihsel “sapmanın” onarılması anlamına geliyordu. Yani AKP’ye göre “Arap Baharı”, Kemalizmin Arap versiyonlarının yıkılışıydı. Arap Kemalizmlerinin, yani Batıcı-seküler rejimlerin çözülüşü, iktidara nihayet Müslüman Arap milletlerinin “otantik” temsilcilerinin gelmesi anlamına gelecekti. Yani tıpkı 2002’de AKP’nin yaptığı gibi, daha önce Batıcı elit tarafından milletten “çalınmış” devlet, artık sahiplerine iade ediliyordu. AKP’nin Türkiye’nin “baharını” 2002’de yaşadığı iddiasının ardında bu yaklaşım vardı. “Arap Baharı” Mısır’da, Tunus’ta ya da Suriye’de (bilhassa AKP’ye yakın) İslami akımları iktidara taşıyarak özlenen “devlet-millet buluşmasını” temin edecekti.

AKP bu şemasıya öyle inandı, bu klişeye öyle şevkle bağlandı ki “Arap Baharı”nın doğal olarak ağabeyi olacağını sandı. Oysa “bölgedeki” çatışma dinamikleri ve çelişkiler bu “Batıcı, laik elitler-Müslüman ahali ve onun temsilcileri kamplaşması” şemasına indirgenemeyecek karmaşıklıktaydı. Hükümet örneğin, tam da bu doktriner yaklaşımıyla “Mısır milletinin otantik temsilcisi” saydığı İhvan’ın son bir yılda nasıl bir hızla toplumsal destek-gücünü kaybedişini öngöremedi anlayamadı. Anlaması mümkün de değildi; çünkü Müslüman Kardeşler’i ülkedeki politik akımlardan biri değil, (tıpkı kendisi gibi) milletin “alnı secde görmüş has evlatları” olarak görüyordu. (Mısır’ı yakından gözlemleyen bir akademisyen bir ara, bundan aylar önce gerçekleştirilen ve hükümet temsilcilerinin de katıldığı bir toplantıda Mısır’da İhvan’ın hızla yıprandığı ve bir siyasal krizle karşı karşıya kalabileceğini ifade ettiğinde AKP’ye yakın konuşmacıların kendisine “uzaylı” gibi baktığını aktarmıştı.) İhvan’ın toplumsal güç ve meşruiyetinin sarsılmasını AKP’nin idrak etmesi mümkün değildi; çünkü nasıl AKP (ve elbette bilhassa Erdoğan) millet iradesini temsil ediyorsa Mısır’da da Müslüman Kardeşler millet iradesini temsil ediyordu. Zaten demokrasi de milletin “bu” iradesinden başka bir şey olamazdı.

Sözün özü AKP hükümetinin Suriye ve Mısır’da yaşadığı yenilgiler basitçe birer hesap hatası değil, onun ideolojik perspektifinin, “bölegedeki” tarihsel sıfatını hakeden gelişmeleri “okuma” biçiminin bir sonucu. Hükümet çevreleri ve ona yakın kalem erbabı için “Arap Baharı” ancak yukarıda kabaca aktarılan çerçeveye sıkıştırıldığında, o “prizmadan” bakıldığında anlaşılır oluyor. Fakat AKP’ye bir dönem bol bol şişinme vesilesi sağlayan bu “prizma” (o meşhur tabirle) “büyük Ortadoğu”daki sosyal ve siyasal dinamikleri (AKP’nin işine gelen) bir kutuplaşmaya indirgiyor. Her köşede bir başka “Kemalizm” keşfeden (“Kemalizmin” bu şema dahilinde bütünüyle tarih-dışı bir perspektifle ele alınışı başka ama önemli bir konu) bu (olumsuz-dar anlamda) “ideolojik” yaklaşımın “hesap hatalarına” yol açması kaçınılmaz. Arap ayaklanmalarının Türkiye’nin yakın tarihinin belli bir yorumundan hareketle okunması, hatta bu (oldukça sorunlu) yoruma indirgenmesi, AKP’nin emperyal heveslerinin belki de en büyük zaaflarından biri oldu.

Şimdi AKP hükümeti, tabanını konsolide etmek ve Gezi direnişiyle bozulan façasına “demokratik” bir makyaj yapmak için Mısır’daki kanlı darbeyi bir seferberlik vesilesi olarak kullansa da dış politikadayaşadığı bozgun bir vakıa. Ancak bir konuda yanılmayalım: AKP hükümetinin emperyal hevesleri sadece mevcut iktidarın ideolojik tercihleri ve politik yöneliminden kaynaklanmıyor. Bir “bölge gücü” olma niyet ve emeli, kendine güveni pekişen, “bölgesel” iştahı kabaran Türkiye sermayesinin de stratejik bir tercihi. Dolayısıyla bu tercihi hayata geçirmek noktasında belki fazla “aceleci” ve “doktriner” yaklaşmış AKP’nin yaşadığı gerilemeler bu emperyal heveslerin ortadan kalkması anlamına gelmeyecek. Tam da bu bağlamda kritik olan soruyu bir sosyal medya paylaşımında Osman Akınhay sormuş: “Bölge gücü olamayan bir hükümete, bölge gücü olmak isteyen büyük sermaye ne kadar katlanır, onu daha ne kadar ‘kullanışlı’ sayar?” Hep beraber göreceğiz…

FOTİ BENLİSOY

Bir cevap yazın