Sivil Anayasa Mümkün mü?

Hemen bütün ulus devletler kuruluş aşamalarında birtakım çelişkiler üretir ve bu çelişkiler üzerinden varlık bulurlar. Bunun nedeni hem ulus kavramının ve ulus devletin kendisini temsil ettiğini varsaydığı ulusun belirsizliğinden hem de inşa etmek zorunda olduğu ulusu nasıl inşa edeceğinden kaynaklanır. Çünkü ulus devletler bir ulusun oluşturduğu doğal bir organizasyon değil, tersine ulus, devletin yarattığı yapay bir topluluktur. Hiçbir ulus devlet ortaya çıkardığı bu çelişkileri uzun süre taşıyamaz. Kimi zaman hukuki düzenlemeler, kimi zaman siyasasal yapıda yapılan bir değişim hatta kimi zaman da faklı devletlere bölünme yoluyla bu çelişkileri gidermek zorundadır. Aksi durumlar ulus devletlerin aralarında savaşlara neden olur ve son iki yüz elli yılık tarih bu tür savaşların örnekleriyle doludur.

Milliyetçiliğin Batı’da olduğu gibi kapitalizmin doğal bir sonucu olarak gerçekleşmediği Batı dışı toplumlarda ulus devletlerin ürettiği çelişkiler daha yoğun ve daha derindir. Türkiye Cumhuriyeti hem bir imparatorluk bakiyesi coğrafya üzerinde kurulması hem de milliyetçiliğin devlet eliyle yürütülen bir proje olarak ortaya çıkmış olmasından dolayı bu tür çelişkileri fazlasıyla yaşayan bir ülke olmaktan kurtulamadı. Bir ulus inşa etmeye karar verildiğinde bu ulusun ne olacağı, kimlerden oluşacağı ve kimlerin dışarıda bırakılacağı sosyolojik yollarla değil de iktidar ilişkileri bağlamında ele alındı. Gerçi gayri Müslimlerin bu ulusun dışında bırakılacağına karar verilmiş ve 1. Dünya Savaşı’ndan itibaren Anadolu gayri Müslimlerden büyük oranda temizlenmişti. Ancak Anadolu’nun farklı etnik ve mezhebi yapısı kurulacak ulus devletin ne tür çelişkiler üreteceğini de gösteriyordu. Laik, Sünni bir Türk ulusu yaratma adına devlet eliyle üretilen Türk-Kürt, Sünni-Alevi çelişkileri sosyolojik olarak ortaya çıkması gereken sınıfsal çelişkileri bile bastırıp, engelledi.

Çok partili hayata geçilmesinden sonra iktidar olan hiçbir parti bu çelişkileri ortadan kaldırmaya niyetlenmedi. Tam aksine bu çelişkileri kendi lehine daha da derinleştirerek kendine taraftar bulmayı ve iktidarını sağlamlaştırmayı tercih etti. Gerek sağ gerekse de sol partiler bu çelişkileri çözmek yerine derinleştirmeyi tercih ettikçe toplum nezdinde de bu çelişkilerin aslında yapay değil, doğal bir çelişkiymiş gibi algılanmasına yol açtı. Dolayısıyla çelişkileri gidermeye dönük hiçbir toplumsal hareket oluşmadı. Devlet ise her on yılda bir yaptığı darbeler ve iki darbe sonrası yaptığı anayasalar yoluyla bu çelişkileri stabil tutmaya çalıştı. Türkiye’de son yıllarda anayasa konusunun bu kadar çok tartışılmasının ve sivil bir anayasaya bu kadar çok ümit bağlanmasının nedeni de aslında aydınların, bu çelişkilerin ancak yeni bir anayasa yoluyla çözüleceğine inanmış ve toplumu da buna ikna etmiş olmalarında yatıyor.

Türkiye’de anayasa her zaman bir iktidar olma yöntem ve aracı olarak anlaşıldı ve kullanıldı. İster askerlerin yaptığı anayasalar, isterse de sivil iktidarların bu anayasalar üzerinde yaptığı değişiklikler hep bir iktidar olma ya da iktidarı sürdürme arzusu biçiminde ortaya çıktı. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonra Kemalist kesimlerin duyduğu büyük rahatsızlığın ve Ak Parti hükümetine dönük darbe planlarının arkasında yatan nedenlerden biri de Ak Parti’nin anayasayı tek başına değiştirebilecek bir milletvekili sayısıyla iktidar olmuş olmasıydı. Anayasanın Ak Parti tarafından değiştirilmesi demek, iktidarın Kemalistler ve TSK tarafından kaybedilmesi ve cumhuriyetin kuruluş mantığının ortadan kalkması demekti. Cumhuriyetin kuruluş mantığının toplum tarafından ne kadar kabullenilmiş olduğu ya da Ak Parti’nin bu mantığı değiştirebilecek bir niyet ve paradigmaya sahip olup olmadığı tartışılmıyordu bile.

Ak Parti iktidarı ilk döneminde egemenleri fazla ürkütmemek için yeterli milletvekili sayısına sahip olmasına rağmen anayasayı değiştirmek gibi bir çabanın içine girmedi. Ancak hükümeti legal ya da illegal yollarla ortadan kaldırmaya dönük faaliyetlerin artması ve 27 Nisan e-muhtırası ile birlikte Ak Parti yeni bir anayasa çalışmalarına start verdi. Bu süreçte Prof. Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan anayasa taslağı Türkiye siyasi tarihi açısından istisna bir durumdur. Her ne kadar bu anaysa taslağı liberal bir anayasa olma özelliği taşıyorsa da bir iktidar olma aracı ve yönteminden çok bireysel ve toplumsal özgürlükleri ön plana çıkaran, devleti bireylere karşı değil, bireyleri devlete karşı koruyan bir metin durumundaydı. Bu anayasa taslağı ülkenin sivil ve özgürlükçü bir anayasaya kavuşması bağlamında başta liberal aydınlar olmak üzere pek çok kesim tarafından heyecanla karşılandı. Ancak Haziran 2011 seçimlerinden sonra Ak Parti’nin artık iktidarı ele geçirdiğini ve muktedir hale geldiğini düşünmeye başlamasıyla birlikte otoriter bir anlayışa yönelmesi, muhalif kesimler üzerinde baskılar kurmaya çalışması ve o güne kadar söyleyip durduğu sivilleşme ve özgürlük söylemlerinden vazgeçmesi bu anayasa taslağının da rafa kaldırılmasına neden oldu.

Ak Parti’nin 2011 seçimlerinde yeni dönem için en önemli vaatlerinden biri ülkenin yeni ve sivil bir anayasaya kavuşması idi. Bu amaçla mecliste bir anayasa uzlaşma komisyonu kuruldu. Ancak komisyonun çalışmaları esnasında Ak Parti’nin yeni anayasa taslağının Prof. Ergun Özbudun başkanlığındaki heyetin çalışmalarının gerçekten de ülkenin siyasi tarihi açısından bir istisna olduğunu bir kez daha gösterdi. Çünkü Ak Parti’nin yeni anayasa teklifinde başkanlık sistemi vardı. Anayasa yine bir toplumsal uzlaşma ve özgürlük bağlamında değil, iktidar olma araç ve yöntemi olarak kullanılmaya çalışılıyordu. Başkanlık modeli ile birlikte Ak Parti, iktidarı mutlak bir şekilde ele geçirmek ve otoriter denilebilecek bir yönetim biçimine geçmek istiyordu.

Başkanlık sistemi Turgut Özal zamanında gündeme getirilmiş ve çokça tartışılmış bir sistemdi. O dönem için başkanlık sistemi teklif etmenin anlaşılır tarafları vardı. Askeri ve bürokratik vesayetin çok güçlü olduğu, meclisin kararlarının yargı tarafından engellendiği, yeni bir anayasa konusunun bile yüksek sesle tartışılamadığı ve 1982 anayasasındaki pek çok değişikliğin henüz yapılmamış olduğu bir dönemdi. Vesayetçi kurumların seçilmiş iktidara hareket alanı bırakmadığı bir süreçte başkanlık sistemi bu yapıyı kırmanın mümkün bir yolu olarak görülebilirdi. Oysa bugün askeri vesayetin geriletildiği, darbecilerin yargılandığı, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısının değiştirildiği dolayısıyla parlamenter sistemin belki de Türkiye tarihinin en güçlü dönemini yaşadığı bir dönemdeyiz. Böylesi bir süreçte hala başkanlık sistemi istemenin ve bunda ısrarcı olmanın amacı ancak anayasa yoluyla iktidarını garantiye almak olabilir. Başbakan parti tüzüğü gereğince önümüzdeki seçimlerde milletvekili adayı olamayacak. Bu durumda ya aktif siyaseti bırakacak ya da cumhurbaşkanlığına aday olacak. Cumhurbaşkanı olması durumundaysa yetkilerinin büyük bir bölümünü kaybedecek. Bir başbakanın sahip olduğu yetkilere sahip olamayacak. Dolayısıyla başbakan hem siyasete devam etmek hem de elindeki yetkileri kaybetmek istemiyor. Bunu başarabilmesinin yolu da başkanlık sisteminden geçiyor.

UFUK AKTAŞLI

PLATFORMHABER

Bir cevap yazın