Dış politikada algı ve gerçek ikilemi

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry bu kez “Suriye’nin Dostları” grubunun toplantısı için İstanbul’a geliyor.

Kerry’nin birkaç ay zarfında Türkiye’ye yapacağı bu üçüncü ziyaret iki ülke arasında sadece Suriye konusunda değil, diğer bölgesel meseleler üzerinde de giderek derinleşen stratejik işbirliğini ve eşgüdümü açıkça ortaya koyuyor.

Bu arada, Türkiye’deki yaygın Amerikan aleyhtarlığının iki ülke arasındaki stratejik ilişkiyi ve buna bağlı bölgesel işbirliğini bozmaya yetmediği de açıkça görülüyor.

Zaten öyle olsaydı Ankara ne NATO’nun ABD güdümlü Füze Kalkanı projesine katılırdı, ne de Suriye’ye karşı Batılı müttefiklerinden Patriot füze bataryalarını isteyebilirdi.

“İslamcı” Erdoğan’ın “doğası gereği” Washington tarafından altyapısı hazırlanan Türk-İsrail normalleşme sürecini bir şekilde bozacağına inananlar var şimdi. Tabii bunu temenni edenler de var. Ancak Erdoğan 16 mayısta Washington’da bekleniyor. Başkan Obama ile yapacağı görüşmedeyse, iki ülke için hayati önem taşıyan birçok konu, ortak zemin üzerinden harekete edilmesine dönük bir perspektifle ele alınacak.

Hâl böyle iken Erdoğan’ın, istese bile ki bunu istediğine dair bir kanıt yok “aktif oyun bozucu”olmasını beklemek pek gerçekçi değil.

Özetle, Türkiye’de, birçok alanda olduğu gibi, dış politika yönetiminde de “algılar” ile “gerçekler” arasında çoğu kez bir uçurum bulunuyor.

Millet olarak öznel tutkularımız ile ters düşen nesnel gerçeklerden hoşlanmasak da, bu gerçekler sonunda gelip kapımıza dayanıyor. Bunu herhâlde Erdoğan da artık görüyordur. Suriye ise bu açıdan bariz bir örnek sağladı. Ankara’nın ilk günkü beklentilerini besleyen öznel Suriye hesaplarıyla, nihayet karşı karşıya kaldığı nesnel durum ortada.

Yırtılan tezler

Sonuçta dış politika, sadece popülist beklentiler ve hocaların akademik öngörüleriyle yürütülemeyecek bir alan olduğunu her zaman ortaya koymuştur.

Nitekim, Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Doğu ile Batı arasındaki Soğuk Savaşın beklenmedik şekilde son ermesiyle çöpe atılan tezlerin haddi hesabı yoktur.

Türkiye’nin de şimdi, “Stratejik Derinlik” tanımlamasıyla bezenmiş ve bölgesel gerçeklerle uyuşmayan politikalardan, gerçekçiliği ön plana çıkaran politikalara yönelmekte olduğunu görüyoruz. Başka yolu da yok, zira geleceği masada tasarlamaya kalkışan bir politikanın Türkiye’yi meselelerin odağına yerleştirmediğini, aksine marjlara ittiğini görüyoruz.

Türkiye bugün ne Ortadoğu Barış sürecinde, ne de Suriye ile ilgili uluslararası çabaların odağında bulunuyor. Hamas ile El Fetih arasındaki arabuluculuk bile sonunda, yaşamakta olduğu iç çalkantıya rağmen Mısır’a kaldı.

Özetle, Türkiye’nin oynamak istediği bölgesel roller için bazı önkoşulların tatmin edilmesi gerektiği, AKP iktidarının gönlünde yatan aslan ne olursa olsun, Türkiye’nin tek başına“bölgesel oyun kurucu” olamayacağı artık anlaşılmış olmalı.

ABD’nin çabası

Ancak bölgede Türkiye’yi potansiyel olarak bekleyen büyük rollerin olduğu da bir gerçek.

Özellikle“İslamcılar” açısından ironik olsa bile, ABD bugün elinden tuttuğu AKP iktidarını bu nedenle tekrar Ortadoğu sahnesine çekmeye çalışıyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun İstanbul’da 7 nisanda Kerry ile yaptığı ortak basın toplantısında Türk-ABD stratejik ilişkilerinin her zamankinden daha sağlam olduğunu gösteren sözler sarf etmesi de bu açıdan manidar.

Bu durumun AKP’nin tabanında rahatsızlık yaratıyor olmasının fazla bir önemi de yok bu aşamada. Sonuçta dış politika teknesi, istense de istenmese de, algılarla değil gerçekleri doğru okumakla yürüyor.

Yeterince karmaşık ve tehlikeli bir coğrafyada bulunan Türkiye açısından bunu kanıtlayan ilginç bir dönemden geçiyoruz.

SEMİH İDİZ

Kaynak: Taraf

Bir cevap yazın