Misak-ı Milli Kürdistanı

Abdullah Öcalan’ın newruz açıklamasıyla birlikte kürt meselesi yeni bir merhaleye girdi.

Bu yeni durum üst üste binmiş birden fazla süreç açısından değerlendirilmeyi gerektiriyor.

Ancak bunların en belirleyicisi, “Ortadoğu”da son üç senedir ortaya çıkan dönüşüm kuşkusuz.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, sorunu bir iç mesele olarak algıladığı kurucu paradigması, 80’lerle; Özal’la birlikte başlayan, dünyadaki “globalleşme” gerçeği üzerinden devletin kendisini revize etme çabalarıyla birlikte yürüdü.

Bu “reorganizasyon” döneminde bir çok iç çelişkiyi ve çatışmayı taşıyan devlet, AKP iktidarı ile birlikte iç bütünlüğü ve istikrarını yeniden elde etmiş oldu.

Ancak Kürt meselesinde devletin temel yaklaşımı “Arap Baharı” denilen gelişmeye kadar aynen muhafaza edildi.

Hatta bu dalganın başlarında dahi devletin yaklaşımı; olaylar Suriye’ye sıçramadan Suriye Kürtleri ile ilgili Esad’dan garanti almak, olası bir geçiş sürecinde Kürtleri denklem dışında bırakarak kendi Kürtleri üzerinde etkili olabilmeleri riskini gidermek kaygısı üzerine kurulu idi.

Ancak Ankara, ABD’nin Körfez ülkeleri ile birlikte Esad rejimini tasfiye etme noktasında kesin kararlı olduklarını anladığı andan itibaren, böyle bir rejim değişikliğinde Kürt unsurunu devre dışı bırakabilmek için kendi planını abd’nin önüne koydu.

Yapılmaya çalışılan şey, Mısır’dakine benzer bir sivil değişimin Kürtleri yeni Suriye’de iktidar ortağı yapması “tehlikesi”ne karşı, süreci manipüle ederek, Kürt bölgesine bir askeri müdahalenin gerekçesi ve zeminini oluşturmak idi.

Bu yüzden muhalefet süratle silahlandırılarak terörize edildi. Esad’ın Kürt bölgesine asker sevk edeceği ve yüz binlerce mültecinin Türkiye sınırına yığılacağı hesabına dayanan bu plana göre “Türkiye devleti bu insanlık dramına bir son vermek için Suriye’deki Kürt bölgesine girecek” ve böylece en azından sürecin sonuna kadar Suriye’deki Kürt siyasetini bitirecek ya da – Barzani’nin yardımı ile- dönüştürecekti.(1)

Ancak bu gerçekleşmedi. Hükümet’in 15 güne kadar Esad’ın düşeceği hesabı tutmadığı gibi mülteci akını da beklenildiği süratte gerçekleşmedi ve süreç bir açmaza girdi.

Hükümet bu aşamada Türkiye’deki İslami yapıların kahir ekseriyetini tepe tepe kullanabilme kapasitesine rağmen giriştiği bu kanlı ve insafsız oyuna genel kamuoyunda destek bulamadı.

Bu noktada süreci yeni baştan “bir bütünlük içinde” değerlendiren devlet -Hükümet’in tabiriyle- yeni bir “entegre siyaset” i devreye koydu.

Kamuoyu Oslo görüşmelerinin basına sız-dırıl-ması ile birlikte bu “entegre siyaset”e alıştırılmaya başlanıyordu.

Böylece temel değişim bir önceki yazımızda(2) da belirttiğimiz üzere, Kürt meselesini bir iç sorun olmaktan çıkararak Türkiye’nin “stratejik derinlik” iddiasının bir uygulama sahasına dönüştürmek yönünde ortaya çıkmış oldu.

Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırları içerisine ( Musul ve Kerkük le birlikte) dahil ettiği yeni “Kürdistan” vakası ile birlikte Türk kamuoyu artık Türkiye’nin güneyini kaybeden değil, Suriye ve Irak’ın kuzeyini (Kürdistan bölgesi) kazanan bir “Büyük Türkiye” fikrine alıştırılmaya başlandı.

Birkaç hafta önce içişleri bakanı dururken, dışişleri bakanı Davudoğlu’nun Diyarbakır’a giderek görüşmeler yapması da, devletin meseleye artık uluslar arası ilişkileri ilgilendiren bir kapsamda yaklaştığının aktüel bir göstergesi oldu.

Yine daha önce tartıştığımız üzere Öcalan’ın son açıklaması süreci takip edenler açısından sürpriz olmadı.

Devletin Öcalan’a biçtiği rol Kürt siyasetine silah bıraktırarak, Türkiye Cumhutiyeti Devletinin Ortadoğu politikalarının bir aracı haline dönüştürmek olarak görülüyor.

Bunun arkasından gelen,silah bırakma, gerillanın sınır dışına çıkması, federasyon, eyalet, başkanlık, anayasa ve diğer tartışmaları daha uzun süre izleyeceğiz.

Ancak şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki, artık Davudoğlu’nun insiyatifine girmiş görülen Kürt meselesinde devletin kafasında Kürt siyasetinin iradesini teslim alarak Ortadoğu denkleminde kendi ”stratejik derinlik”inin bir “unsuru” haline getirme dışında bir amaç görülmüyor.

Kürt siyasetinin bu süreci nasıl değerlendireceği hayati öneme sahip.

Bir adım ötesinde ise Kürdistani Müslümanların bu yeni süreç karşısındaki tavırlarını değerlendirmek ve tartışmamız gerekiyor.

Bir sonraki yazımızda inşaallah…

 KADRİCAN MENDİ / PLATFORMHABER 

Atıflar:

1Kadrican Mendi, “Bizim Çocuklar”ın Davutoğlu Konsepti!, Platform Haber

2- Kadrican Mendi, “Kürt Sorunu” Değil “Kürdistan Meselesi, Platform Haber

3 comments

  • Tebrikler,güzel bir yazı olmuş.
    PKK bundan sonra devletin vurucu gücü olacak.En başta Barzani’ye,İran’a ve Suriye Kürtlerine baş belası olacak.Misak-ı millinin koruyucuları olmaya razı.Birkaç yıl öceydi sanırım Karayılan batıya seslenmişti,7 bin savaşçımla irticaya karşı savaşmaya hazırım demişti.İşte şimdi değerlendirilecekler…selam ile.

  • Öcalan’ın Diyarbakır kent alanında okunan 1.ve 2. mektupları arasında da böyle bir tezat olmuştu. 1. sinde sadece İslam kardeşliğine yapılan vurgu 2. sinde yine “kültürel İslam” vurguya dönüşmüştü. İnşallah bu hareketin içindeki “Süreyyalar” bu yalpalamaya engel olurlar ama olay bir devlet planından Emperyal projeye dönüşmeden. Kadrican’ a tekrar kalemine sağlık diyorum.

Bir cevap yazın