Türkiye’de İslamcılık (4)

İslamcılık ve Muhafazakârlık İlişkisi:

Osmanlı ve cumhuriyetin Batıcı aydınları İslam’ı geri kalmamızın nedeni olarak görmüş ve mahkûm etmişlerdi. Onlar, Avrupa’nın modernleşme modelini pozitivist bir mantıkla evrensel bir durum olarak görüyor ve o modelin bir şablon biçiminde Türkiye’ye uyarlanmasının aynı sonucu vereceğini yani ülkenin modernleşeceğini düşünüyorlardı. Batı’nın kendi tarihsel ve toplumsal koşullarının farkında değildiler.

Avrupa modernleşmesinin evrensel bir model oluşturamayacağını, her toplumun farklı tarihsel koşullar taşıdığını ilk fark edenler muhafazakâr aydınlar olmuştur. Bu isimler arasında özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar’ı zikretmek gerekir.

Muhafazakâr aydınlar dikkatlerini Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal koşullarına yönelttiklerinde bu koşulları oluşturan temel unsurun İslamiyet olduğunu gördüler. O nedenle de İslam’ı kendi modernleşme projelerinin içine dâhil ettiler. Muhafazakârlık Türkiye’de kendine geniş bir toplumsal taban bulabilmiş, geniş kitlelere yayılabilmiş tek siyasi ideolojidir. Bu durum muhafazakârlığın büyük başarısıdır. Bu başarının nedeni de İslam’ı kendi ideolojik yelpazesinin içine katmış olmasında yatar.

Aslında İslamcılık muhafazakârlıktan da öte İslam’ı bir ideolojiye dönüştürmesine rağmen bu kitlesel desteğe ulaşamamıştır. Bunun nedenine gelince, Tanzimat’tan bu yana bu coğrafyada temel paradigma modernleşme üzerine kuruludur. Devlet politikasından, eğitim sistemine; düşünce hayatından, toplumsal hedeflere kadar her şey modernleşmeye göre ayarlanmıştır. Oysa İslamcılık bu temel paradigmanın dışında hatta bu paradigmaya karşıdır. Muhafazakârlık ise hem bu paradigmayla uyumlu hem de İslam’ı o sürecin bir parçası haline getirdiği için geniş bir toplumsal taban bulabilmiştir.

Türk muhafazakârlığı kendisini Kemalizm’e bakarak kurmuş bir düşüncedir. Kemalizm’in pek çok özelliğini benimsemiştir. Aralarındaki fark muhafazakârlığın pozitivizme karşı oluşudur. Kemalizm’e yönelttikleri en önemli eleştirileri de pozitivizm üzerinden yaparlar. Bu eleştiri zamanla sol Kemalizm’e ve onun materyalist ve sosyalist yönüne de çevrilmiştir.

Reel sosyalizmin geri çekilmesi, pozitivizm ve materyalizm gibi felsefi görüşlerin etkisini yitirmesi muhafazakârlıkla Kemalizm arasındaki farkı da ortadan kaldırdı. Bunun sonucunda günümüzde muhafazakâr bir Kemalizm Türkiye siyasetine hâkim oldu.

Türkiye’de muhafazakâr düşünce İslam’ın ilerleme ve gelişmeye engel olmadığını kanıtlayabilmek adına modernleşme konusunda Kemalizm’le hep bir yarış içinde olmuştur. Muhafazakâr ideolojinin modernleşme karşısında zaman zaman takındığı tutucu ya da yavaşlatıcı tavırlar Türk muhafazakârlığında görülmez. İslamcılık moderniteyi İslam’a uyarlamak isterken, Türk muhafazakârlığı İslam’ı moderniteye uyarlamaya çalışmıştır. Modernleşme konusundaki bu yarışmacı tutumundan dolayı Türkiye’de Batı’daki örnekleri gibi reel bir muhafazakârlık oluşmamıştır.

Türk muhafazakârlığı en nihayetinde dindarlıkla milliyetçiliğin bir karışımından ibarettir. Ancak dindarlığı yani İslam’ı siyasallaştırmaz. Siyasallaştırsa zaten muhafazakâr değil, İslamcı olurdu. Türk muhafazakârlığının siyasal yönü milliyetçiliktir. Siyasallığını milliyetçilik üzerinden kurar. O nedenle Türk muhafazakârlığı içerisinde milliyetçi damar her zaman dindar damardan daha güçlü olmuştur. Bu yüzden muhafazakârlık ulus devleti bir sorun olarak görmez; hatta ulus devlet içinde varlık bulur.

Türkiye’de muhafazakârlık bir sembol, tutum ve pratikler bütünü olarak görülmekte, muhafazakârlaşma üzerine yapılan anketlerde sanki gündelik hayata ilişkin bazı tavır ve davranışlarla ilgiliymiş gibi algılanmaktadır. Oysa muhafazakârlık bundan daha geniş bir anlam içermektedir. Türkiye’nin siyasi hayatındaki en önemli ideolojilerden biri durumundadır.

Bu yazı dizisi boyunca siyasal İslamcılıktan ayrıştırılmaya çalışılan ve Türkiye İslamcılığı olarak adlandırılan Anadolu Müslümanlığının modernleşme biçimidir muhafazakârlık. Ancak hayatın merkezine İslam’ı değil de modernleşmeyi koyduğu için din muhafazakarlık içerisinde formel bir düzeyde yaşandığından karşımıza birtakım pratik görünümler olarak çıkıyor. Muhafazakârlık ve dindarlığı özdeşleştiren yaklaşımlar da muhafazakârlığı dindar bir yaşam biçimi olarak görüyor ve gösteriyor.

Ali Bulaç İslamcılığı üç nesle ayırırken İslamcı yelpazeyi çok geniş tutmaktadır. Genel kanaate uygun olarak muhafazakarlığı İslamcılığa dahil etmekte ve daha önce de söylendiği gibi İslamcılığın ne olup ne olmadığına ilişkin kafa karışıklığını sürdürmektedir. Oysa Türkiye’de çok partili hayata geçiş Anadolu Müslümanlığının muhafazakârlaşmaya başladığı bir süreçtir.

Demokrat Parti II. Dünya Savaşı sonrasında savaşın ülkede ortaya çıkardığı ekonomik sıkıntıları hafifletmek, halkı ekonomik açıdan rahatlatmak isteyen ve bu amaçla bazı ekonomik reformlar özelliklede toprak reformu yapmak isteyen CHP’ye karşı büyük toprak sahibi zenginlerin örgütlediği ve desteklediği bir parti olarak ortaya çıkmıştır.

Bu parti aynı zamanda cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Sünniliğin bir devlet dini olmaktan çıkarılmasının yarattığı travmayı atlatmak ve Sünniliği yeniden devlete eklemlemek isteyen Türkiye İslamcılığının da çıkarlarına uygun düşmüştür.

Demokrat Parti Türkiye’de ticaret burjuvazisinin sınıfsal çıkarlarıyla, Türkiye İslamcılığının siyasi çıkarlarının kesişme noktasını temsil eder. O nedenle çok partili hayata geçildikten sonra Türkiye’de genişleme imkânı bulamayan bir siyasal İslamcılığı ve Milli Görüş hareketinin kimi politikalarını dışarıda tutarsak İslamcılıktan değil; ancak muhafazakâr-liberal bir çizgiden söz edilebilir.

Aynı zamanda Ali Bulaç İslamcılığın büyük entelektüel ve düşünürler çıkartamadığı ve İslamcı düşüncenin genellikle şair ve romancı kimlikleriyle tanınan edebiyatçılar eliyle oluşturulduğu eleştirisinde haklıdır. Çünkü ideolojileri kuran, onu sistematik bir düşünce ve eylem bütünlüğü haline getirenler filozoflar ve büyük düşünürler olmuştur. Edebiyatçıların görevi ise sistematik bir ideolojiyi topluma onların anlayabileceği bir dille anlatmak, ideolojiyi toplumla buluşturmak ve kitleselleştirmektir.

Örneğin Marksizm içinden pek çok büyük şair, romancı ve sanatçı çıktığı halde bu ideolojinin kurucuları olan ne Marks ne de Engels bir edebiyatçı değildi. 19. yy. ve 20. yy.ın ilk yarısında burjuva sanatı zirvesini yaşamış ise de kapitalizmin büyük teorisyenleri de edebiyatçı değildi. Ancak “Kapital”i hiç okumadığı halde Marksist sanatçıların şiirlerini, romanlarını okuyarak Marksist olan binlerce kişinin varlığından söz edebiliriz. Dolayısıyla İslamcılık kendi özgün düşüncesini oluşturamayınca Müslüman edebiyatçılar da topluma anlatacakları, toplumla buluşturabilecekleri bir ideoloji bulamadılar. Bulamayınca da bir medeniyet perspektifine yaslanmak zorunda kaldılar. Edebiyatlarını bir “gelenek” üzerinden inşa etmeye çalıştılar. Aslında bu gelenek dedikleri şey tasavvufundan divan şiirine, musikisinden mimarisine kadar bir Osmanlı saray kültüründen başka bir şey değildi. Bu durum İslamcı bir edebiyatın varlık imkânını ortadan kaldırırken, edebiyatı sürekli muhafazakâr bir çizgiye çekti. İslamcı edebiyat ve muhafazakâr edebiyat algısı da birbirine karıştı.

Dünya son 20–30 yıldır bir küreselleşme dönemi yaşıyor. Küreselleşmeyle birlikte artık bütün dünyanın batılılaştığını söyleyebiliriz. İnsanların zihninde modernitenin, modern bilim ve teknolojinin Batı’ya ait olduğu şeklinde bir algı ortadan kalkıyor. Batı dışı dünyadan farklı olarak ayrı bir batı medeniyetinin var olduğu düşüncesi kayboluyor. Hem de İslamcılık daha bu medeniyetle hesaplaşamadan. Küreselleşmenin yarattığı bu sonuçlar İslamcılık için hem olumsuz hem de olumlu sonuçlar içeriyor.

Olumsuz sonuç olarak Batı’ya ait farklı bir medeniyetin var olduğu algısının ortadan kalkmasıyla modernitenin Müslümanlar tarafından hızla içselleştirilmesi ve bunun Müslümanların zihninde yarattığı dönüşümdür. Müslümanlar modernite karşısında teslim olmaktadır.

Olumlu sonuç ise bu içselleştirmeyle birlikte Müslümanlar moderniteye artık yalnızca dışarıdan değil, içeriden de bakabilmektedir. Dolayısıyla batı medeniyeti gibi soyut bir kavramdan ziyade, Batı’nın somut görünümleriyle hesaplaşabilme imkânına kavuşmaktadır.

İslam’ın en temel ilkesi adalettir ve İslamcılık modernitenin dünya ölçeğinde yarattığı adaletsizliklerin iki temel kaynağı olan ulus devlet ve kapitalizmle ve onun küresel dünyadaki biçimi olan neoliberalizmle hesaplaşma içinde olmalıdır.

İslamcılar Türkiye İslamcılığının muhafazakâr-liberal çizgiye kayanlarıyla ayrışarak yeni bir yol haritası oluşturması gerekmektedir.

-Son-

UFUK AKTAŞLI / PLATFORMHABER

 

One thought on “Türkiye’de İslamcılık (4)

Bir cevap yazın