Türkiye’de İslamcılık (1)

İslamcılık modern zamanlarda bir yandan modernitenin meydan okumasına karşı koymak öte yandan da modernitenin imkânlarını kullanmak ve hatta içselleştirmek zorunda olan bir siyasi ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. İslamcılığın bu paradoksu onu diğer siyasi ideolojilerden ayıran ve varlığını da problemli hale getiren bir durumdur. Diğer siyasi ideolojiler modernleşmenin ortaya çıkardığı sorunları gidermek, modernleşmeyi kendilerince daha tutarlı bir çizgiye oturtmak, modernleşmeye kendi paradigmasına uygun bir yön vererek, temsil ettiği sosyo-ekonomik sınıfların çıkarlarını garanti altına almak ve böylece ideal bir modernlik yaratmak gibi amaçlarla moderniteye hizmet ederken; İslamcılık moderniteyle çatışmaya girmiş bu nedenle de modernite karşısındaki konumunu belirlemede hep karasız kalmış tek ideolojidir. İslamcılığın ortak bir paradigmaya sahip bütüncül bir ideoloji haline gelememesinin nedeni de bu çatışma halidir.

Sosyalizmden liberalizme, milliyetçilikten muhafazakârlığa bütün ideolojiler var oldukları ülkenin ve toplumun özelliklerine göre farklılıklar taşısa da ilkeler ve amaçlar düzeyinde bir düşünsel bütünselliğe sahipken, İslamcılık aynı anda farklı İslamcılıkların var olduğu bir iç çeşitliliğe sahip olmuştur. Bu iç çeşitliliği bir zenginlik olarak görmek pek mümkün değildir. Zenginlikten çok bir bölünmüşlüğe, parçalanmışlığa hatta ötekileştirmeye neden olmaktadır. Bu çeşitliliğin önemli bir nedeni İslam tarihinde oluşmuş mezhebi, itikadi ve fıkhi farklılıklardır kuşkusuz. Modernite karşısındaki karasızlığının da etkisiyle bu tarihsel farklılaşmaları da içine alan bir negatif çeşitlilikle karşı karşıya kalmıştır.

İslamcılık eğer moderniteye karşı tutarlı bir tavır geliştirmek istiyorsa bu tarihi farklılıkları ortadan kaldırmak zorundadır. Dinden neşet eden bir ideoloji için bu tür bir iç farklılık her ne kadar normal karşılanabilecek bir durumsa da özellikle seksenli yıllarda yükselişe geçmesiyle birlikte bu farklılık İslamcılığın ne olduğu veya olmadığı konusunda bir kafa karışıklığı yaratmaktadır.

Bu kafa karışıklığını gidermenin yolu İslamcılık içindeki bu çeşitliliği bir zenginlik olarak kabul etmemekten geçmektedir. Çünkü aslında bu farklılıklar İslamcılık niyetiyle yola çıkan hareketlerin zamanla başka ideolojilere eklemlenmesi ve kendilerini hala İslamcı olarak görmeleri ya da onlar öyle görmeseler bile dışarıdan öyle algılanmalarından kaynaklanmaktadır.

Yapılması gereken İslam’ı siyasallaştıran ve siyaseti de bütün bir dünyayı İslami ilkeler çerçevesinde dönüştürmeyi amaçlayan siyasal İslamcı bir anlayışla, Müslümanların zamanla eklemlendiği farklı ideolojiler arasında – bu ideoloji genellikle muhafazakârlıktır- bir ayrıma giderek İslamcılıkla muhafazakârlığı ayrıştırmaktır.

Bir İdeoloji Olarak İslamcılık:

İdeoloji kavramının bir yandan sosyalizme dönük olarak kullanılması ve bunun da materyalizmi çağrıştırması öte yandan da günümüzün postmodern dünyasında ifade ettiği negatif anlam nedeniyle kimi Müslümanlar İslam’ın bir ideolojiye dönüştürülmesi ya da İslamcılığın bir ideoloji olarak algılanmasından rahatsızlık duymaktadır. Öyle ki kendini bir Müslüman olarak tanımlamasına rağmen İslamcılık kavramından rahatsız olan ve İslamcılığı bir kimlik olarak reddeden Müslümanlar vardır.

Keza bir ideoloji olarak İslamcılığın önüne modern sıfatının getirilmesi bu rahatsızlığı daha da derinleştirmektedir. Oysa ideoloji kavramını dünyayı dönüştürmeye dönük siyasal ve toplumsal bir öğreti olarak düşündüğümüzde İslamcılığın modern bir ideoloji olduğunu görürüz.

İslamcılığın modern bir ideoloji oluşu ve gelenekten bir kopuşu temsil etmesi onun türedi bir düşünce olduğunu göstermez. İslamcılığın tarihi kaynakları arasında Mutezile’den kimi klasik selefi anlayışlar Ebu Hanife’den İbn-i Teymiyye’ye kadar değişik ekoller ve isimler vardır.

İslam’ın bir din olarak MS. 7. yy.da gelmiş olmasına rağmen İslamcılığın neden 19.yy.da ortaya çıktığı sorusu cevaplanması gereken bir sorudur.

Bu soru birkaç açıdan cevaplanabilir.

İslamiyet’in ilk yaşandığı yerler olan Mekke ve Medine siyasal yapı olarak kabileler federasyonuna dayalı birer site devletleri durumundaydı. Fetihlerle birlikte İslam topraklarının genişlemesi ve Müslümanların nüfusunun artması yeni bir siyasal modeli gerekli kılmaya başlamıştı. Tam bu süreçte Müslümanlar arasında bir iktidar kavgasının başlaması özgün bir siyasal model oluşturma imkânını ortadan kaldırdı. İktidar mücadelesini kazanan Emeviler Sasani ve Bizans modellerini örnek alan bir imparatorluk kurdular. Sonraki İslam devletlerinde de bu siyasal sistem devam etti. Bütün iktidarın ve otoritenin tek bir sultanın elinde toplandığı, toprağın devlet mülkü haline geldiği ve İslam’ın da iktidarın hizmetine koşulduğu bu yapıda Müslümanlar da sultanın tebaası haline getirildi. Böyle bir yapı içinde iktidarların ürettiği dini yorumların dışında farklı bir dini anlayışın ortaya çıksa bile taban bulabilmesi mümkün olmadı.

İktidarlar kendi varlıkları için tehdit oluşturmayan her türlü din anlayışının devamına izin verirken, tehdit oluşturanları baskı ve şiddetle ortadan kaldırmaya çalıştı. Bu durumda İslamcılığın ortaya çıkmak için bu yapının zayıfladığı 19. yy. ı beklemesi gerekti.

İslam tarihinde felsefi düşüncelere baktığımızda felsefenin Plâtoncu bir şekilde geliştiği ve oradan Aristoculuğa geçtiği görülür. İslam düşünce tarihinde siyaset felsefesi de Plâtoncu bir biçimde gelişmiştir. Platonun devlet yönetiminin eğitimli, seçkinci bir grubun elinde olmasını savunan erdemliler devleti felsefesi İslam siyaset felsefesini de etkilemiştir.

Yönetim ve iktidarın topluma yayılmadığı, yönetimin erdemli bir azınlığa dayandırıldığı bu felsefe iktidarın tek kişinin elinde toplandığı saltanatçı modelle uyumlu olmuş ve bu rejimlere felsefi bir muhalefet de oluşmamıştır. İslam siyasi tarihindeki sultan-tebaa denklemi içselleştirilerek 19.yy. a kadar devam etmiştir.

İslamcı düşüncenin 19.yy.a kadar ortaya çıkmamasının önemli bir nedeni de tarih boyunca Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinde yatmaktadır.

İslam tarihinde Müslümanlar askeri ve siyasi meydan okumalarla karşılaşmalarına rağmen hiçbir zaman felsefi bir meydan okumayla karşılaşmadılar. Moğol istilası ya da Haçlı Seferleri gibi olaylar İslam dünyasına dönük birer siyasi ve askeri meydan okumaydı; ancak felsefi bir meydan okuma değildi. İslam dünyası ilk olarak moderniteyle birlikte felsefi bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Bu meydan okuma bile tarihi bir algı olarak Osmanlılar tarafından ilk önceleri felsefi değil, siyasi ve askeri bir meydan okuma olarak algılandı.

Osmanlılarda ilk modernleşme hareketlerinin askeri alanlarda yapılmış olması bunun bir göstergesidir. Ancak askeri alanlardaki modernleşme çabalarının bir sonuç vermemiş olması bu Avrupalı meydan okumanın bir felsefi boyutunun olduğunu fark ettirdi.

Osmanlı padişahı II. Mahmut modernitenin meydan okumasının bir felsefi meydan okuma olduğunu anlayan ilk kişidir. II. Mahmut aslında tarihimizde trajik bir kişiliği temsil eder. Çünkü hem modernitenin bir felsefi meydan okuma olduğunu ilk fark eden hem de fark ettiği anda o meydan okuma karşısında teslim olan bir kişidir.

Osmanlı modernleşmesi askeri alanla sınırlı olmaktan ilk kez onun döneminde çıkmaya başlamış, modernleşme bürokratik ve toplumsal alana yayılmaya başlamıştır. Tarihçilerin dediği gibi aslında Tanzimat Fermanı’nın da asıl sahibi odur. Ancak Tanzimat’ı görmeye ömrü vefa etmemiştir. II. Mahmut modernitenin meydan okumasına ona benzeyerek karşı koymaya çalışmıştır.

Tanzimat Dönemi bir anlamda klasik Osmanlı sisteminin de sonudur. Yukarıda sözü edilen sultan-tebaa denklemi bozulmuş, bireyleşmiş bir aydın sınıf ortaya çıkmış ve o aydınlar da Osmanlı tebaasını yurttaşlardan kurulu bir toplum haline getirme çabasına girmiştir.

19. yy.ın ikinci yarısı farklı ideolojilerin Osmanlı düşünce hayatına girmeye başladığı bir dönemdir. Ancak bu ideolojiler II. Mahmut’la başlayan bir tavrı yani modernitenin meydan okuması karşısında teslim olmayı sürdürmüşlerdir. Temel amaçları Devlet-i Âli’yi yıkılmaktan kurtarmak olan bu ideolojiler, devleti modern Batı karşısında modernleşerek kurtarmayı denemişlerdir.

İslamcılığı Osmanlıdaki diğer ideolojilerden ayıran fark, onun modernite karşısında teslim olmaması, bu meydan okumaya kendi tarihi kaynakları içinden bir cevap verme amacı taşımasıdır.

Bu dönemde iki tür İslamcılıktan söz edilebilir.

Birincisi Cemalettin Afgani, Muhammet Abduh ve Mehmet Akif’in temsil ettiği ve moderniteyle hesaplaşmayı amaçlayan bir İslamcılıktır.

İkincisi ise II. Abdülhamit’in ve Namık Kemal gibi bazı Osmanlı aydınlarının savunduğu ve II. Abdülhamit döneminde devletin resmi politikası haline gelen, devleti yıkılmaktan kurtarmayı ve bunun için de bir İslam birliğini sağlamayı hedefleyen İslamcılıktır.

Abdülhamit İslamcılığı İslam’ı devleti kurtarmanın bir aracı haline getiren pragmatik bir siyasal düşüncedir. Bu yönüyle ideolojik bir özellikten çok politik bir özellik taşır. Osmanlı’nın gerileme dönemindeki genel siyasete uygun biçimde bir savunma, modernite karşısında bir pozisyon almadır.

C. Afgani, M. Abduh çizgisi ise bu iki ismin Osmanlı’nın politik dünyasının dışından kişiler olmaları itibariyle devleti değil, İslam’ı ve Müslümanları kurtarma ve bu amaçla İslam’dan hareketle bütüncül bir ideoloji oluşturma çabasındadır. Bu yolla modernitenin meydan okumasına İslam’ın içinden bir cevap üretmeyi istemekte ama aynı zamanda bu cevabı üretirken modernitenin imkânlarını da kullanma durumundadır.

Peki, bu cevap nasıl oluşturulacaktır?

İslamcılık Müslümanların sözü edilen meydan okuma karşısındaki çaresizliğini tarihsel ya da geleneksel İslam’a bağlamaktadır. Müslümanlar tarihleri boyunca Kuran ve Sünnet’ten uzaklaşmışlar ve artık tarihsel olarak üretilen bir dine inanmaktadırlar. Öyleyse Müslümanların yapması gereken Kuran ve Sünnete geri dönmek, tarihsel tortuları İslam’dan temizlemektir.

İslamcılık her şeyden önce bir ihya ve ıslah hareketidir. Tam bu noktada İslamcılık tarihi geriye döndürmeyi ya da geçmişi bugüne taşımayı amaçlayan bir reaksiyonerlik miydi diye sorulabilir. Yoksa Mehmet Akif’in “Doğrudan doğruya Kurandan alıp ilhamı\ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” dizelerinde olduğu gibi bin üç yüz yıl önce inmiş bir kitap ve onun peygamber tarafından uygulanan evrensel ilkelerinden hareketle bir şimdi ve gelecek inşa etmek böylece de modern meydan okumaya bir karşılık mı vermekti? Elbette yapmayı istedikleri şey ikincisiydi. Ancak o dönem İslamcılığının ne niceliksel ne de niteliksel olarak buna gücünün yetmesi imkânsızdı. Az sayıdaki Müslüman entelektüelin hem geleneksel İslam’la hesaplaşıp Müslümanlarda yeni bir bilinç oluşturmaya hem de moderniteyle hesaplaşma gibi muazzam bir çabayı gerçekleştirmesi çok zordu.

İslamcılığın o dönemde başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. O nedenle 20. yy. da Kuran ve Sünnet’e dönmenin sorunları çözmeyeceğini ya da böyle bir dönüşün mümkün olmadığını düşünen Fazlurrahman, Hasan Hanefi gibi isimler Kuran ve Sünnet’i tarihselleştirerek İslam’ı moderniteyle uyumlu kılmaya çalıştılar. Ancak yine de 20. yy. da ortaya çıkan pek çok İslamcı hareket ilk İslamcıların bu ihya ve ıslah çabasını hep bir ilke olarak benimsemeye ve gerçekleştirmeye çalıştı.

UFUK AKTAŞLI / PLATFORMHABER

 

Bir cevap yazın