Bir dönüşümün ibretlik hikayesi

1 Mayıs’a “Anti-kapitalist Müslümanlar” olarak katılan, ekseriya gençlerden oluşan bir grup Müslüman, dindar camiada korkunç bir infial yarattı.

Sayıları toplamda en fazla birkaç yüz kişiden oluşan bu topluluğun bu derece orantısız bir şiddete maruz kalması; AKP’nin İslami değerler üzerinde yol açtığı korkunç tahribatı görmezden gelen, en fazla mırıldanan, karnından konuşan zevatın, bu bir avuç genç karşısında gösterdikleri cevvaliyet ve gayret-i diniye, aslında “İstanbul İslamcılığı”nın iflasını faş etmesi açısından ibretamizdir.

Bu hırçınlığı, gözü dönmüşlüğü anlayabilmek için sözümüzü geçen yazımızda bıraktığımız yerden devam ettirmek istiyoruz.

Bilindiği üzere; Tarih boyunca insanoğlunun hikâyesi, yeryüzü iktidarları ve bunun karşısına dikilenlerin hikâyesidir aslında…

Yeryüzü iktidarları ile kastımız; herhangi bir toplumsal mutabakata dayanmayan, zorla veya desise ile ele geçirilmiş ya da mutabakat/hak üzere kurulmuşken bundan inhiraf etmiş iktidarın her biçimidir. Dini ya da seküler olması arasında bir ayrım yoktur.

Resullerin sünneti bu yeryüzü iktidarlarına karşı yürütülmüş/yürütülen mücadelenin stratejisidir.

Dolayısıyla “iktidar” meselesinin kendisi; İslam’ın, vahiy ve sünnetin anlaşılmasının nirengi noktasıdır.

Resul sonrası ümmetin iktidar algısında ciddi bir kırılma yaşanmış, Emevilerle beraber iktidarın kendisi değil, nasıl sürdürüleceğine odaklanmış bir siyasal kültür oluş(turul)muştur.

Bu yüzdendir ki; hâkim İslam siyasi kültürünün “siyasetname”ler literatürüne göz attığınızda, “iktidar” sorununu değil “hükümdar/sultan”ın işlevi sorununu esas alan ve iktidara tavsiyelerde bulunan bir külliyat olduğunu görürüz.

Emevi/Arap devletine karşı ortaya çıkan; Harici, Mu’tezili, Hüseyni/Zeydi muhalefet ise ortaya çıkan bu yeni iktidar biçiminin kendisine/meşruiyetine bir itiraz ve onunla uzlaşmayı reddeden, ölümüne bir mücadele iddiasını yükseltir.

“Ehl-i tevhid ve’l adl” şiarı altında sürdürülen bu devrimci çizginin, maalesef “devlet”in, “Devlet İslamı”nın güçlenmesi ile beraber tarihin gördüğü en büyük katliam uygulamalarıyla beli kırılmıştır.

Bu noktadan itibaren “siyaset”; saraydan yürütülen, iktidar mekanizmasının aktörleri arasında cereyan eden bir “iş” halini almıştır.

Halkın/ümmetin işleri (emr), halka yabancılaşmış bu unsurların, çıkar çatışmalarının nesnesi haline dönüşmüştür.

Tarih boyunca tüm iktidar yapılarında görüldüğü gibi “din” bu yapıların vazgeçilmez bir unsurudur ve devletle varılmış bir mutabakat üzerinden, halkın iktidara karşı itaatinin sağlanması ile görevlidir.

Bu yüzden halkın arasında din adına gelişen her türlü çıkış (ki bunların mahiyeti bahs-i diğerdir) iktidarın “dini” kanadı tarafından kendilerine, dini temsil etme tekellerine karşı bir tehdit olarak algılanır. Ki bu yüzden o toplumun statükosunu “din” üzerinden temsil edenler Resullerin en azılı düşmanlarından olmuşlardır.

Yaşadığımız coğrafyanın iktidar-halk ilişkisi/çelişkisi, özellikle Selçukilerden-Nizam’ül Mülk’ten itibaren bu zemin ve çerçeve üzerinden gelişir.

Böyle bir durumda “siyaset”in tek bir boyutta gerçekleşme olasılığı vardır ki o da saraya/iktidara mensubiyettir.

Zira iktidar mekanizmasının bir şekilde içinde, ya da kenarında onunla temas halinde değilseniz “siyaset” yapmanız mümkün değildir; iktidarla ilişkilenmeksizin, rızasını almaksızın yapmaya çalıştığınız şey, her ne olursa olsun son tahlilde “bağy”dir, zındıklıktır, en azından şakiliktir.

Bu teopolitik içinde hikmet-i hükümet, ilkelerin; güç ve himaye ilişkileri ise iktidara dönük savaşın yerine ikame edilir.

Sarayla temas halinde olmak mecburiyeti, bu mecburiyete eyvallah diyen tüm muhalif unsurların zamanla halka yabancılaşması sonucunu doğururken siyasal mücadele de saray içi “entrika”ya dönüşmüş olur.

Literatürde “Şark siyaseti” denilen şey işte tam da bu entrikacılıktan ibarettir.

Bu denklemin içinde İslami bir muhalefete de, onun zeminini oluşturan “halk”a da yer yoktur.

O yüzden, 19. y.y.’da İslam dünyasında ortaya çıkan tecdid hareketlerinin “halk” merkezli olmaları aslında “İslamcılık” dediğimiz şeyi statükocu/saray mensubu din anlayışından ayıran ve anlaşılmasında olmazsa olmaz bir hususiyettir.

Bizim açımızdan “İslamcılık”la “Saray İslamı’nı” ayıran en önemli fark; birincinin iktidarın karşısında, ona muhalif ve halk zemininde yükselen bir güzergahı varken ikincisinin bazı ortak temaları, zaman zaman paralel söylemleri paylaşmasına rağmen, iktidara karşı değil bileşenlerine karşı, saray içinde varolma ve halkı saray üzerinden dönüştürme gibi bir tutum ve bundan beslenen bir karaktere sahip olmasıdır.

Bu tespit elbette tartışılmaya ve geliştirilmeye açıktır lakin yazının çapı bunu ihata etmeye müsait değildir.

Bu yüzden tezimizi 80 sonrası Türkiyesindeki “İslamcılık” vak’ası üzerinde sürdürmeye çalışacağız.

Bu dönemde aslında İslamcılık denilen şey, Osmanlı’dan tevarüs edilen, -Said Halim Paşa’nın yaptığı tarifin dışında- bir olguya işaret eder ki en önemli vasfı mevcut dini algılayış ya da meşreplerden farklı bir yerde durması, bileşenlerinin sıradan halktan insanlar olmasıdır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden geleneksel yapılar, yeni iktidarla oldukça yıpratıcı bir süreç sonucu kurdukları ilişkileri, oluşan zımmî uzlaşıyı, Diyanet’in etkisi dışında kalan dini alan üzerinde kurdukları tekel sayesinde sürdürebilmişlerdir.

Dolayısıyla kendi onayları olmaksızın, din adına ortaya çıkan her türlü yapıyı iktidarla aralarındaki uzlaşıyı ortadan kaldıracak, toplum üzerindeki tekellerini sarsacak bir tehlike olarak algılamışlardır.

“Sokaklara çıkan, iki slogan atmakla bir şey elde edeceğini sanan, devletin imamının arkasında namaz kılmayan, Cuma’ya gitmeyen, devletin icraatlarını eleştiren, mevcut partileri beğenmeyen”, özetle haddini bilmeyen bu üç beş kendini bilmez günün ihtiyacına göre; “vehhabi/mezhepsiz/Humeynici/müctehid taslağı/Cumasız/Şii/yeşil komünist/sol’a öykünen” vs. olarak lanetlenir.

Devlete temas halindeki yapıların rahatsızlıkları, “hepimizin içinde olduğu gemi” metaforu üzerinden genel bir tehlikeye(!) karşı halkı uyarmak ya da Ehl-i Bid’at’a karşı İslam’ın savunuculuğunu yapmak iddiasını taşısa da, aslında devlet üzerinden pazarlıkla elde ettikleri zemin ve imkanlarının tehdit altında olduğunu fark etmelerindendir.

Devlet ile geleneksel yapıların arasındaki uzlaşının “yeni bir dünya”da, yeni bir düzeyde kurulmasının krizi olan 28 Şubat’ta; yeni yetmelerin/radikallerin; ilkeler adına sarayın/devletin dışında muhalif bir yerde durmaya çalışan, halkın içinden gelmiş ve yine onunla temas halinde bir mücadele yürütme azminde olan yapıların (kendimizi de dışarıda bırakmaksızın) bir travma yaşadığına şahit olduk.

Bu krizde olumsuz birçok dış şartın etkisi olduğu kadar, yeterince donanımlı, olgun, kararlı ve cesur kadroların olmamasının da etkisi var.

28 Şubat sürecinde “radikal” camia kendileri hızla çözülürken, yıllarca kendilerine bilgiççe parmak sallayan yapıların, eğilip bükülerek ama nihayetinde en az zayiatla hayatta kaldıklarını müşahede ettiler.

Bu İslamcı/radikal camianın kendi tezlerine ve yöntemlerine olan güvenlerini yitirmelerine yol açtı.

Geleneksel yapılar, sırtlarındaki (başörtüsü, imam hatipler gibi) yükleri yavaşça bir kenara bırakıp yollarına devam ederken, bu konularda iddia sahibi olanlar aynı yükün altında kaldıkları(aslında daha çok kalacakları) paniğini yaşadılar.

Bu tıkanmayı aşabilmek için “İslamcı” camia maalesef bir özeleştiri yapamadığı gibi, zaten çok zayıf olan kazanımlarını da redd-i miras yoluna gitti.

İslamcılar da dâhil olmak üzere tüm dini camiada çıkarılan ders açıktı: “28 Şubatın kazananı Gülen cemaati ve onun modeli idi.”

Bu konuda tereddüt yaşayanları da AKP ikna etti.

Bu “iş” bu şekilde yapılabilirdi ve işte “adamlar yapmıştı!”

Yapılacak şey zaten AKP’nin kadrolarını oluşturan “eski dostlar” üzerinden devletle kurulmuş olan ilişkileri geliştirmek, halkın değil devletin içinde “büyük” siyaset yapmak idi.

Halk ise “nesil” olarak devşirilecek ve oradan da devlete taşınacak kadrolardan ibaret idi. İşte AKP iktidarı; “İmam-Hatip Nesli” ile “Işık Nesli”nin zaferini çok net bir şekilde göstermişse, bu “nesil”in başına daha okkalı bir sıfat bulduk mu bizim projemizde hazır idi…

Vira bismillah(!) yola çıkan İslamcı/radikal camia işe önce ağırlıklarından kurtulmakla başladı. Başörtüsü mücadelesi birden rafa kaldırılırken, bu konuda eski ezberlerini koruyan, gereksiz yere ısrar ederek bozgunculuk yapan, camiada kapalı kapılar ardında kotarılmış(!) “istişare”ye uymayan ve hâlâ halkın arasında varolmaya çalışarak “Başörtüsü mücadelesi” verenleri yok saymaya, dahası biraz daha “gayretli” olanlar bizzat bu yapıları bitirmeye çalışacak kadar yüksek bir performans gösterdiler.

İlkeler adına direnmenin küçük ve faydasız görüldüğü bu döneme damgasını vuran anlayış “eğitim şart” diyen ağabeylerin; “çocuk eğitimi”, “aile eğitimi” gibi “gayet” ciddi projeleri oldu.

Ancak sokaktan saraya taşınmaya çalışan yapılar, geleneksel camialara göre devletle ilişkilerinde bir hayli geriden başlamaları, dolayısıyla güçlenme, palazlanma, paralanma noktasında bu yapılarla rekabet şanslarının çok düşük olması gerçeği ile yüzleşmek zorunda kaldılar.

Devletle temasa geçmek tek başına yeterli değildi, zira bu temasta bir şey alabilmek için bir şeyler vermek gerekiyordu.

İktidarla masaya oturduklarında ellerinde pazarlık unsuru olarak kullanabilecekleri “kamuoyu” oluşturma, İslami hassasiyetleri meydanlara taşıma yetenekleri(!) dışında hiçbir şeyleri yoktu.

Ve maalesef bu yeteneklerini(!) İslami kamuoyunu kendi cemaatsel hesapları uğruna hükümetin direktifleri doğrultusunda yönlendirerek kullandılar.

Mavi Marmara olayında, yine Suriye olaylarında gördüğümüz, İslami camianın tüm hassasiyetlerini hoyratça istismar eden performansın gerisinde bu pazarlıkların yapıldığını bugün itibariyle çok daha net biliyoruz.

Zannediyorlardı ki verilen vazifeyi hakkıyla başardıklarında iktidar üzerinde “söz”lerinin değeri olacak.

Ancak iktidarın Gülen Hareketinin yıllarca sürünerek elde ettikleri kazanımlarını, mesela bir gecede yüzlerce emniyet müdürü ve savcının görev yerlerini değiştirerek berheva etmesiyle, aslında tüm bu modelin nasıl bir örümcek yuvasından ibaret olduğunu fark etmeleri gerekirdi.

Belki etmişlerdir de, ancak saraya yerleşmenin –velev ki sadece bahçesine olsun- bir bedeli vardır.

O bedel de kendi kamuoylarına, halka yabancılaşmaları, halkın gözünde hükümetle aynı hizaya yazılmaları gerçeğidir.

İslami kamuoyuna verdikleri zarar ise maalesef kendilerine verdiklerinden kat be kat fazladır.

Bugün Türkiye’de anti-emperyalizm, anti- kapitalizm, NATO karşıtlığı denilince akla sol ve ulusalcılar geliyorsa, “NATOcu” sıfatını almaktan gocunmayanlar “anti- kapitalist” sıfatına karşı dehşete düşüyorlarsa bunun sorumluları İslami/İslamcı kamuoyunun zeminini iktidara doğru kaydıran, bu gayret sahibi, siyaseten sonradan görme, ağır ağabeylerdir.

Ancak son gelişmelerde göstermektedir ki İstanbul İslamcılığı ve bu ağır abi sendromu son demlerini yaşamaktadır.

Bu yüzden “başörtüsü direnişi” “anti-kapitalist gençler”, “hükümet karşıtlığı” gibi olay, ya da söylemlerle karşılaştıklarında, sahiplik iddiasında oldukları zeminin ayaklarının altından kaydığını hissetmekte ve paniğe kapılmaktalar.

Bizlerse tüm bu “hüzünlü” hikâyeye rağmen, İslamcılığı savunuyoruz ve bunu iktidar karşısında verilen mücadele olarak tarif ediyoruz.

Biliyoruz ki İslamcı siyaset, saraydan ya da yüzünü saraya dönerek yürütülemez; ütopyacı, masa başı projeci, uzlaşmacı yaklaşımlara yüz vermez.

Halkın içinde ve halkın gücüyle beslenir, kimseye haddini bildirmeye kalkışmadığı gibi, hiçbir makamdan da brifing almaz.

© Platform Haber

 

 

 

 

 

4 comments

  • Kendi anlayışınızdaki kendini toplumdan, yaşamdan, ekonomiden,hukuktan…… v.b. ayıran anlayışınız yüzünden tebrik ederim. Böylelikle hakka şahitlik yaptığınızı zannederek kendiniz kandırıyorsunuz. İQsunu 140 zanneden İslamcılık maalesef selef kirlilikten başka bir şey yaratmıyor. Mutezilenin ulaştırabileceği bir medeniyet öngörüsü bile ideolojinizde barınmıyor. Suçladığınız her alanda sapla samanı birbirine karıştırıyorsunuz. Bu konuda tebrik etmek lazım sizleri..İslamcıları AKPye menteşe olmakla ve Saray İslamcılığı ile suçlarken kendilerini İRan Rus Çin eksenin kazığına oturtanlara sırt sıvazlıyorsunuz. Eğer suç İstanbul’da olmak ve yaşamaksa bu işin çivisi zaten çıkmıktır. Ama İstanbul’u dünya müslümanlarının eski başkenti olarak görüyor ve stratejik bir vizyon çiziyorsanız o zaman olay yerine oturuyor. Dünyada ki müslümanlar katledilirken slogan atmak bir işe yarıyorsa yüksesle bağıran ve konuşanların ayetlerini hatırlatmakta da yarar var. Anck bir güç olamıyorsanız ve 200 senelik batılılaşma sürecinde her türlü iktidar denenmişken kıyısından bile İslamcılık bulaşmış bir partiye kemalistlere bile reva görmediğiniz muhalefeti üretmek haksızlık değil midir? Son halinde MArksa Engelse veya Lenine takke giydirip tespih çektirmek ideoloji oluyorsa ben bu ideolojide yokum arkadaş. Muhalefet etmekle hercümerc olanlar sadece muhalefette kalırlar.

  • Kaleminize sağlık sayınKadrican abim.Hz.Peygamberin(s.a.a) de en belirgin özelliği,hususen Mekke döneminde egemen güçlerle uzlaşmasız tutumu değilmi?O İlahi örneğimizin; Kesret(Tekasür),Mal,İktidar çokluğuna dayanan güç ve iktidar sahipleriyle(Mütrefin,Müstekbir)sırf bu çokluğa dayalı güçlerinden ötürü herhangi bir yakınlık(akrabalık,yandaşlık,yoldaşlık) ilişkisine yakınlaşmadığını ancak İlahi hakikatleri merkezine alan bir gurbiyyet(yakınlık,dostluk,arkadaşlık,yandaşlık)ölçüsüne bağlı toplumsal ilişki biçimini hakim kılmaya çalıştığını görmüyormuyuz.Ki sizde özü bu ruh halini taşıyan bir makaleyi kaleme almışsınız,Rabbım razı olsun.Bir gün elbet suyun üzerindeki(hakikat sanılan) köpüklerin dağılıp yok olacağı ilahi bir hakikattir

  • SAFA’ya:Yaşanılan reel siyasi sosyal olguları,islamcı bir ruhla analiz edip sorgulamamı sizi bu kadar kızdıran.Ne yani hakim seküler sistemi,başkanlık sistemi gibi batı tarzı yöntemlerle dönüştürmeyi amaçlayan,28 Şubatçılar ve Kemalistlerle, batı tarzı liberal sosyal ve siyasal ideolojiyi egemen kılmak amacıyla,hesaplaşan AKP iktidarını, islamcı bir ruhla sorgulayan müslümanlaramı söylüyorsunuz bu lafları!Libyada,Suriyede Natonun,Arap kırallarının,Ab’nin taşerönlüğünü yapan kıyısından köşesinden İslam bulaşmış(!)AKP siyasl gerçekliğini müslümanca konuşmayalımmı?Zaten yaşadığımız bu dönemde islamcıların sorunu da AKP gerçeği ile hakim olan kimliksizlik sorunu değilmi?Biz AKP siyasal gerçeğini sosyolojik olarak kabul ediyoruz.Türkiye siyasal hayatında yeni gündemlere neden oldu,yeni belki beklenilmeyen şeyler yaptı.Ama AKP güçleri islamcıların varlığını kabul etmez tutum içinde.İstemeyerekte olsa islamcıların kavramlarından ve kaynaklarından uzaklaşarak kimlik kaybetmelerine yol açtı.Bu sonuca teşne radikal grupların olması da islamcılar tarafından ele alınması gereken bir husus.Zaten bu makaleden benim anladığım AKP nin nasıl olması gerektiği değil müslümanların(Tevhidi,Radikal)nasıl olması gerektiği çerçevesinde olduğunu düşünüyorum.Ancak SAFA gibi dünyasını AKP iktidarının ne diyeceği veya söylenilen sözün AKP iktidarına ne kazandırıp kaybettireceği refleksine bağlamış bir arkadaşımızın aclecei tepkisiyle karşılaştık.Tamda bu noktada sapla samanın karıştırılması sorunun Safa tarafından yaşanmasına sebep olundu.Biz yada acizane bendeniz,bir müslüman olarak ilahi kaynaklı dünya görüşümüzün,hayat biçiminin,sosyal siyasal düzen anlayışımızın canlı tutulması gerktiğini ifade ediyorum/ruz.Batının,AKP’nin,bir takım lokal cemeaatlerin kavramlarıyla düşünmek/yaşamak zorunda değiliz.Kıstasımız belli değilmi?Kur’an ve Nebevi sünnet Çoban yıldızlarımız.Bu noktada İran ile AKP iktidarı yanında olmak aynı şeyler değil sayın safa arkadaşım.İran 1979 itibariyle kendisini dünyaya İslamcı bir devrim olarak ilan etmiş ve bugüne kadar islamcılığını hatasıyla sevabıyla hayata geçirmiş,Akp ise hiçbir zaman hedefini islamcı olarak belirlememiş ilamla kıyısından temaslı olmuştur ve bu güne kadar islam adına hayata geçirdikleride günahıyla sevabıyla ortadır.Mesele İran veya AKP nin yanında yer almak değil…İlahi kıstaslara göre çevremizle yakınlık kurma ahlakını gösterebilmektir.İranla olan yakınlığımız yada uzaklığımız İranın İlahi değerlere yakınlığı ve uzaklığı ile alakalıdır.Rusya ve Çin ise tamamen islamın menfaatına göre değerlendirilebilecek stratejik bir konudur.Kaldı ki Kuran da müslim ve gayri müslümlerle müslümanların ilişkileri hakkında öğretici ayeler çokça bulabilirsiniz,lütfen bu ayeleri okuyup birde İrana,AKP ye öyle bakın.Müslümanların kendileriyle ilgili konuşmaları sizi neden rahatsız etsin anlamadım.Siz AKP üzerine konuşun biz rahatsız olmayız.Ama bu platformda hissedebilirmisiniz bilmem ama müslümanların ilahi gayretle kendileriyle konuşma derdi vardır.Müslümanların ideali bulma adına konuşmaları eğer dediğiniz gibi AKP iyi niyetliyse onunda kalitesinin artmasına yol açar merak etmeyin.Siz yaşadığınız sosyal çevreden sizi hakka çağıracak emr i bil maruf ve nehy i anil münker yapacak grupların olmamasından korkun böyle bir durumda Yüce yaratıcının azabının gelmesini bekleyin.

  • adalet ve kalkınma partisine yapılan muhalefetin önemli sebeplerinden birisi zaten ‘ucundan kıyısından kendisine islamcılık bulaşmış olması’. çünkü eğer bu uç ve kıyıdan bulaşanlar yeterli değilse safları daha belirgin bir biçimde ayırmak gerekir. çünkü safları ayıramadığınız müddetçe büyük gücün hegemonyası altında eriyerek yok olursunuz.

    gören de rusya ve çin’in güdümüne girmiş bir islamcılık var vehmine kapılacak. rusya ve çin’in ürettiği küresel veya bölgesel politikalara (yerine göre gayet samimi saiklerle) taşeronluk yapan, kol kanat geren ve bu politikaları besleyen bir islamcılık var diye düşünecekler türkiye’de.

    önerilen ise şakirtçe sabır. evet, ikinci mavi marmara ‘arızalandı’ (yani mavi marmara’yı destekleyen herkesin suratına tükürüldü) ama bakın birincisi gitmişti; bakın suriye’nin dostları maskesiyle bütün dünyanın itini çakalını istanbul’da baş tacı ediyorlar ama suriyedeki zalim bir gitsin hele… vesaire vesaire…

Bir cevap yazın