Toprağı ve suyu hızla öldürüyoruz!

Âdemoğlunun topraktan yaratılması, bize basit bir gerçeği hatırlatır.

O da aynı kökten geldiğimizi…

Kök itibariyle birbirimizden üstün olmadığımızı.

Yaratılış itibariyle toprakla ve toprak üzerindeki diğer canlılarla eşit olmamız da başka bir basit gerçeği hatırlatır:

O da; toprağa, suya, hayvanlara ya da kısaca doğaya karşı sorumsuzca yaklaşamayacağımızı…

Lakin yaratıcısına nankörlük yapan âdemoğlunun yaratılmışlara vefakâr davranması da pek mümkün olmuyor!

Bugün içinde bulunduğumuz kapitalist üretim-tüketim zinciri doğayı ve insanlığı felaketten felakete sürüklüyor.

Dünya alarm veriyor, toprak ve su hızla kirleniyor, tabii kaynaklar talan ediliyor, doğal hayat yok oluyor!

Aşırı tüketime dayalı hayat tarzının doğadaki tahribatı, geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla ilerliyor.

Ve maalesef Türkiye de bu korkunç gidişatın bir parçası, bölgemiz ve şehirlerimiz de…

Bereketli topraklara organize sanayi bölgeleri kuruyoruz, nehirlerin üzerine hidroelektrik santralleri…

Bugün sanayileşme adına yapılanlar ve sürdürülen yanlış politikalar; bizi tarımcılıkta üreticilikten dışa bağımlı tüketiciliğe gerilettiyse, durup düşünmek gerekmez mi?

Nasıl oldu da geniş tarım arazilerine sahip bu coğrafyada, örneğin mısır, pamuk, ayçiçeği, kuru fasulye ya da mercimek üreten Türkiye, bugün saydığım tarım ürünlerinin ithalatçısı haline geldi?

* * *

HES konusu da ayrı bir sorun.

Enerji ihtiyacımızın yüzde 10’nunu bile karşılamayacağını bildiğimiz halde her su akıntısına bir HES konduruyoruz.

Düşünün ki Karadeniz’in o güzelim doğal dokusuna kıyacak kadar azgınlaşabilen bir zihniyet yükseliyor.

Yemyeşil vadilere betondan ucubeler dikiliyor!

Yetmezmiş gibi 10 bin yeni HES’ten daha bahsediliyor.

Oysa enerji verimliliğine yönelik önlemleri tamamen alsak, elektrik tüketiminin yüzde 20’si düzeyinde bir tasarruf sağlanabilecek durumdayız.

Bununla birlikte alternatif kaynaklara yönebiliriz.

Örneğin hidrojen enerjisi konusunda yapılan son araştırmalara göre, Karadeniz’in dip sularında yoğun olarak bulunan hidrojen-sülfürlü su, enerjiye dönüştürüldüğünde bölgenin 100 yıllık elektrik ihtiyacını karşılayabilecek bir potansiyele sahipmiş.

Demek ki başka çözüm yolları mümkün; şayet derdiniz yeni rant alanları yaratmak değil de gerçekten enerji ihtiyacını karşılamaksa…

O halde bu noktada temel ama hayati önemde bir tercih yapmak zorundayız:

Doğayı üretim-tüketim süreçlerinin insafsızlığında ölüme mi mahkûm edeceğiz?

Yoksa başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanacak mıyız?

Unutmayalım ki, doğanın ölümü âdemoğlunun da sonunun gelmesi demektir!

SAKARYA YENİHABER

Bir cevap yazın