ÖYB, 28 Şubat Sonrası İslamcılığın Yol Haritasını Tartıştı

Özgür Yazarlar Birliği’nin, 28 Şubat’ın yıldönümü vesilesiyle düzenlediği “İslamcılık Ne Önerebilir?” başlıklı programda konuşmacılar, İslamcılığın geleceğini tartıştılar

Özgür Yazarlar Birliği, bir süredir “Neoliberal Dönemde İslamcılık Tartışmaları” üst başlığıyla düzenlediği konferans, seminer ve paneller serisinin kapanış programını “28 Şubatın Yıldönümü Vesilesiyle Bir Yol Haritası Tartışması: İslamcılık Ne Önerebilir?” başlıklı bir panel ve forum ile tamamladı. Fatih Renk Düğün Salonu’nda iki panel ve bir forum şeklinde düzenlenen programın açış konuşmasını yapan ÖYB Genel Başkanı Ahmet Örs, “İslamcılığın kriz yaşadığı ya da mevcut siyasal alana eklemlenerek kendi muhalif pozisyonunu kaybettiği bir dönemde, daha bağımsız bir İslamcılığın konuşulması için bugüne kadar birçok program düzenledik. Neoliberal dönem vurgusu ile 12 Eylül darbesiyle başlayan süreçte İslamcılığın o günden bugüne hem yerel hem de küresel politikalar bağlamındaki yerini, pozisyonunu tartıştık. Özellikle 28 Şubat sonrası İslamcılığın neoliberal politikalara rıza gösterdiği, kapitalist sistemle uzlaştığı eleştirilerinin yapıldığı bir dönemde, hem zaaflarımızı nasıl aşabileceğimizi ve hem de topluma ne tür alternatifler önerebileceğimizi tartışmak istiyoruz.” dedi.

Moderatörlüğünü Sakarya Dayanışma Derneği’nden Mustafa Kubilay’ın yaptığı panelin birinci oturumunda konuşmacılar Eğitim İlke-Sen’den Doğan Özlük, Emek ve Adalet Platformu’ndan Bedri Soylu ve Kur’an Nesli Kültür Merkezi’nden Şükrü Hüseyinoğlu idi. İslamcılığın sendikal mücadele bağlamındaki imkânlarını değerlendiren Doğan Özlük “İslam, tevhidi ve adaleti emreder; bizim imtihamız da bu emri hayatın tam merkezine nasıl taşıyacağımızdır. Hakikati bir bütün kabul edip, nasıl onun parçalanamayacağına inanıyorsak, bu hakikatin nasıl ete, kemiğe büründürüleceğini de düşünmek zorundayız. Yoksa soyut bir tevhid anlayışından hareket eden bir İslamcılık olamaz. Örneğin, insanların ezildiği, emeğinin gasp edildiği alanlarda tepkisiz kalan bir İslamcılık mümkün müdür? Sendikal mücadele de bizim için böyle bir bağlamda değerlendirilmektedir. Biz çabamızı sistemin eksiklerini kapatmak, onu reforme etmek için değil onu değiştirmek için sergilemek zorundayız. Bunun için sendikal anlamda neler yapılabileceği konusunda ise hazırladığımız tüzüğün genel amaçlarını, aynı zamanda bir yol haritası olarak teklif ediyoruz.” dedi.

Müslümanların 28 Şubat ve sonrasındaki süreçte başarısız bir imtihan verdiğini belirten Şükrü Hüseyinoğlu, konuşmasını daha çok bunun nedenleri üzerine yaptı. Hüseyinoğlu, “Her peygamberin bir 28 Şubat’ı hatta 28 Şubatları olmuştur, fakat onlar bu süreçlerde geri adım atmadıkları gibi mücadelelerin çıtalarını daha yükseğe taşımışlardır. Türkiye’de ise Müslümanlar kendi 28 Şubatlarını yaşadıklarında maalesef geri çekilmişler, iddialarından kolayca vazgeçebilmişlerdir. Sistem karşısındaki siyasal mücadeleyi bir kenara bırakarak; kişisel gelişim, ailevi gelişim, insani yardım gibi konuları hareketlerinin merkezine aldılar. Tuğyana ya da tağuta karşı tevhid mücadelesini ise gündemlerinden çıkararak, kendilerine mevcut sistem içinde hayat hakkı tanınması talebiyle defansif bir anlayışı içselleştirdiler. Batıl uzlaşı teklif etse dahi bunu reddeden ofansif bir anlayışı ortaya koymuş İslam’a inananların, batılla böyle bir uzlaşı arayışına girmesi kabul edilemez. Bunun için öncelikle tevhidi merkeze alan, sosyal ve siyasal mücadeleyi farklı ideolojik formlara sığdırma arayışlarına da girmeden yeni bir mücadele anlayışı geliştirmemiz gerekmektedir.” dedi.

Birinci oturumun son konuşmacısı Emek ve Adalet Platformu’ndan Bedri Soylu idi. Platformun kurulmasından sonra Emek ve Adalet’e yönelik farklı yakıştırmalar yapıldığını, yeni bir sentez arayışı peşinde mi olunduğunun merak edildiğini belirterek konuşmasına başlayan Soylu, öncelikle platformun asıl gayesinin emek ve adalet konusunda belirli ilkeler etrafında toplanmış farklı görüşlerdeki insanların bir dayanışma zemini olduğunu ifade etti. Türkiye’de 28 Şubat sonrası İslamcılığın hikâyesinin, Talût ve Calût kıssasında anlatılanlara benzediğini söyleyen Soylu, “Talût askerleriyle Câlût’a karşı mücadele edecektir, fakat öncesinde askerleri bir ırmakla imtihan edilecektir. Kim o sudan bir avuçtan fazla, yani zaruretten fazla içerse artık Talût’un ordusundan sayılmayacaktır. Görünen o ki, bugünün İslamcıları, bu kıssadaki gibi bir ırmaktan geçmişler, daha sonra ise geçtikleri o nehirden kana kana içmeye başlamışlardır maalesef. Bu da imtihanın kaybedildiği yerdir. Peki, bundan sonrası için ne yapılabilir? Öncelikle neoliberal tahakküm ve emek meselesi çok iyi düşünülmeli. Sonra Kürt meselesinde kardeşliği aşan bir söylem geliştirilmelidir. Evsizlerin, sokak çocuklarının ya da diğer ezilen grupların yer aldığı kent yoksulluğu meselesi var. Kadın-erkek meselesi, cinsiyet ayrımcılığı konusu ayrıca ele alınmalı. Yine Ortadoğu’da yaklaşan bir savaşa, patriotlara, füze kalkanlarına karşı da sözü olmalı.” dedi.

İktidarı değil toplumu güçlendirmeliyiz

Moderatörlüğünü Özgür Açılım Platformu’ndan Fuat Kına’nın yaptığı panelin ikinci oturumunda konuşmacılar TOKAD’dan Hilal Çetin, Hür Beyan Hareketi’nden Emre Berber ve Adalet ve Özgürlükler Platformu’ndan Kadrican Mendi idi. İslamcılık ve Müslüman kadın meselesi üzerine görüşlerini ifade eden Hilal Çetin, “Allah’ın topluma önderlik sorumluluğu verdiği Müslümanların, bugün böyle bir şeyi hak etmediklerini düşünüyorum. Yakıcı meseleler karşısında İslamcıların söylediği sözlere toplumun çok fazla itibar etmemesi de bu hak edişle ilgili. Hak etmek ise ancak peygamberlerin örnekliğinde gördüğümüz gibi söylediğimiz sözlerin ardında cesurca, onurlu bir şekilde durmakla mümkün… Bu konuda, yani İslami bir mücadele noktasında, aslında kadın-erkek gibi ayrımın olmadığı kanaatindeyim. İslamcı cemaatler, aydınlar dahi Müslüman kadınları sosyal, siyasal sorunlarla ilgili kişiler gibi görmüyorlar. Oysa Kur’an’daki ya da siyerdeki Müslüman kadınların, bu algıdaki kadınlar gibi olmadığını görüyoruz. Onlar hem hayatın hem de mücadelenin tam içindeler.” dedi.

İkinci oturumun ikinci konuşmacısı Hür Beyan Hareketi’nden Emre Berber idi. Berber, İslamcılık ve öğrenci hareketleri bağlamında yaptığı konuşmasını, son birkaç yılda öne çıkan İslami gençliğin mevcut halini değerlendirerek sürdürdü. Mevcut gençliğin 28 Şubat’ın travmasını yaşamadığı için nispeten önceki kuşağa göre daha avantajlı olduğuna dikkat çekerken, yenilgi psikolojisi içinde olmadığı için de dünyayı değiştirme konusundaki iddiasını ya da potansiyelini hâlâ koruyabildiğini belirtti. Fakat bu potansiyelin, sahte siyasallaşmalarla heba edildiğini, yaptığı kültürel etkinlikleri ya da kitap okumalarının kendisini siyasallaşma gibi algılayan İslami gençliğin, ucu bucağı belirsiz bir mecraya sürüklendiğini belirtti. AK Parti döneminde İslami gençliğin kendi sorunlarında sorumluluk almaktan ziyade yukarıdan kurduğu irtibatlarla çözüm peşinden koşma kolaycılığına alıştığını söylerken, İslamcı cemaatlerin de gençleri itaatkâr bir kültürle yetiştirdiklerini ve bunun da özgür ruhlu bir gençliğin özneleşmesine ket vurduğunu belirtti. Berber, İslamcılığın bu dünyanın sorunlarına karşı söyleyebilecek güçlü bir sözü taşıdığını, Kur’an’ın adalet çağrısının önemli olduğunu vurguladığı konuşmasında son dönemdeki İslamcı gençlik hareketlerin zaaflarını da analiz etti ve gençliğin alternatif bir siyasallaşmayı gerçekleştirmesi gerektiğini belirtti.

Programın son konuşmacısı Adalet ve Özgürlükler Platformu’ndan Kadrican Mendi idi. Tarihin iktidarla toplum arasındaki bir mücadele olduğunu ifade eden Mendi, iktidarı da Müslümanlar açısından ancak bir zaruret kabul edilmesi gerektiğini belirtti. İktidarın insanların olduğu her yerde kendiliğinden bir şekilde oluştuğunu, peygamberlerin de iktidarın belirli bir yerde biriktiği, hikmeti kendinden menkul hale geldiği dönemlerde, buna karşı adaleti tesis etmek ve temerküz eden bu gücü dağıtmak için geldiklerini belirtti. Mendi, “İslam tarihinde de devletlerin güçlendiği her dönemde İslam’ın devletleştiğini ve buna karşı Müslüman toplumların da zayıf düştüğünü görüyoruz. 19. yüzyıl ve sonuna geldiğimizde ise devletlerin merkezi iktidarı zayıfladıkça, yani ‘İslam iktidarı’ çözüldükçe, Müslüman toplum içinde İslam’ın yeniden güçlendiğini görüyoruz ki, bugün buna İslamcılık diyoruz… Cumhuriyetle beraber İslamcıların yaşadığı travma ise İslam devletinin ortadan kalkması değil, cemiyet içinde gelişen, örgütlenen İslamcılığın toplum içinde yaşayamaması ve cemaatlerin içine sıkışmasıdır. Siyasallaşamayan İslamcılık, Cumhuriyet döneminde cemaatler üzerinden kurgulanmıştır. 28 Şubat’ta ise iflas eden aslında İslamcılık değil bizim cemaat tasavvurlarımızdır. Nitekim AK Parti’nin siyasal kurgusu da aslında devleti kocaman bir cemaate dönüştürmektir. Müslümanların bugün yapması gereken stratejik tercihi ise iktidarın çarkına su taşıyan her türlü tavrın dışında kalarak, toplumu güçlendirmek üzerine olmalıdır.” dedi.

Özgür Yazarlar Birliği’nin 28 Şubat’ın yıldönümü vesilesiyle düzenlediği “İslamcılık Ne Önerebilir?” başlıklı program, forum bölümüyle son buldu. Forumda, ilk olarak dinleyiciler kendi görüşlerini, eleştiri ve önerilerini sundular, son olarak panelistler gelen sorulara cevap vererek forumu tamamladılar.

Bu bölümde ayrıca Fuat Kına, kısa bir süre önce bir grup arkadaşıyla gerçekleştirdiği Roboski ziyaretinde Selam Encü’nün annesi Semire Encü’nün kendilerine teslim ettiği bir mektubu dinleyicilere okudu. İki işçi dinleyici ise Müslümanların asgari ücretle ezilen insanlara daha fazla kayıtsız kalmamasını istedi.

Bir cevap yazın